Abonem.COM Forumları  - Müzik, Kültür Sanat, Atatürk, Sağlık, Aşk, İslam, Güvenlik, Oyun, Spor, Donanım  

Geri git   Abonem.COM Forumları - Müzik, Kültür Sanat, Atatürk, Sağlık, Aşk, İslam, Güvenlik, Oyun, Spor, Donanım > Osmanlı Tarihi > Osmanlı Edebiyatı > Divan Edebiyatı
Kayıt ol Yardım Üye Listesi Ajanda Arama Bugünki Mesajlar Forumları Okundu Kabul Et

Konu Kapatılmıştır
 
LinkBack Seçenekler Stil
  #1 (permalink)  
Alt 04-06-2006, 13:21
Hacker - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
Unutulmaz Abone
 
Üyelik tarihi: Dec 2004
Mesajlar: 1.487
Tecrübe Puanı: 55
Hacker maşallah nazar deymez inşHacker maşallah nazar deymez inşHacker maşallah nazar deymez inş
Standart Divan Şiiri Nazım Şekli


Nazım Şekli

Nazım şekilleri (nazım biçimleri, eşkâl-i nazm), dize ve uyağın bir düzen içinde birleşmesinden oluşur. Dizeler bir şiirde, en az ikili olmak üzere, üçlü, dörtlü, beşli, altılı, yedili, sekizli, dokuzlu ve onlu olarak kümelenirler. Bu kümelenişten dize düzeni, dizeler arasında uyakların dağıtanından da uyak düzeni doğar. Beyitlerden kurulu nazım biçimlerinde beyitlerin ikinci dizesinde, dörtlüklerden kurulu nazım biçimlerinde dörtlüklerin son dizesinde yinelenen uyak, şiirde ana uyaktır. Buna temel uyak da denir. Nazım biçimleri bu dize ve uyak düzenine göre çeşitli adlar alır.

Nazım biçimlerinde ölçü olarak kullanılan parçaya nazım birimi denir. Divan şiirinde nazım birimi beyittir (kimi biçimlerde dize).

Divan şiiri nazım biçimleri: I. Beyitlerle Kurulan Biçimler ve II. Bentlerle Kurulan Biçimler olmak üzere iki ana bölümde incelenebilir. Birinci bölümdeki biçimlerin birimi beyit, ikinci bölümdeki biçimlerin birimi de dizedir. İkinci bölüm içinde nazım birimi beyit olan biçimler de vardır. Bunlar biçimi oluşturan bentlerin birimidir. Örneğin, terkîb-i bend biçimi bentlerden oluşur, bu bentlerin birimi de beyittir.

I. Beyitlerle Kurulan Nazım Şekilleri

Gazel

Kaside

Mesnevi

Kıt'a

Müstezad


II. Bentlerle Kurulan Nazım Şekilleri

A. Tek dörtlükler

Rübâi

Tuyuğ (Tuyuk)

B. Musammatlar

a. dörtlüler

Murabba'

Şarkı

Terbi'

b. beşliler

Muhammes

Tardiye

Tahmis

Taştir

c. Altılılar

Müseddes

Tesdis

d. Müsemmen

e. Mütessa'

f. Muaşşer

g. Terkîb-i bend ve Tercî'-i Bend

Ek

Nazîre

Tehzil

Tazmin

Bahr-ı Tevîl

Not: Bu bilgiler aşağıdaki konularda açıkca anlatılmıştır.

Kaynak: DİLÇİN, Cem, Örneklerle Türk Şiir Bilgisi, 6. bs. Türk Dil Kurumu Yayınları, Ankara, 2000.
  #2 (permalink)  
Alt 04-06-2006, 13:22
Hacker - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
Unutulmaz Abone
 
Üyelik tarihi: Dec 2004
Mesajlar: 1.487
Tecrübe Puanı: 55
Hacker maşallah nazar deymez inşHacker maşallah nazar deymez inşHacker maşallah nazar deymez inş
Standart Mısra


Mısra’

Mısra' (dize)'nin sözlük anlamı, "çift kapılı bir kapının bir tek kanadı”dır. Ölçülü ve anlamlı bir satırlık nazım parçasına denir. Muallim Naci'nin gülümserken çekilmiş bir fotoğrafının altına yazdığı aşağıdaki dize bağımsız bir dizedir:

Mudhikât-ı dehre ben ölsem de tasvirim güler

Bir beyit içinde, birbirlerinin anlamlarını tamamlamayan ya da aralarındaki anlam bağı kesin olmayan dizeler de âzâde dize sayılır.

Gerek bir şiire bağlı, gerek bağımsız olsun, öz ve güzel anlamlı, kolayca anımsanabilen, sağlam kuruluşlu dizelere mısra-ı berceste (seçkin dize) ya da şeh-mısra’ denir. Bu anlayışa göre, divan şairleri, gelişigüzel gazel ve kaside yazmaktansa berceste şiir söylemeğe değer vermişlerdir. Koca Ragıb Paşa bu düşünceyle şu beyti söylemiştir:

Eğer maksûd eserse mısra'-ı ber-ceste kâfidir
Aceb hayretteyim ben sedd-i İskender hususunda

Gerçekten güzel ve eşsiz bir kaside ya da herhangi bir şiir ve söz için de ber-ceste terimi kullanılır. Şi’r-i ber-ceste, beyt-i ber-ceste, fikr-i ber-ceste gibi.

Halk şairleri, dize için genellikle satır terimini kullanırlar. Bir beytin birinci dizesine üst ya da üst satır, ikinci dizesine alt ya da alt satır derler.

Divan şiirinden örnekler:

O mâhîler ki deryâ içredir deryâyı bilmezler (Hayalî)

Bâkî kalan bu kubbede hoş sadâ imiş (Bakî)

Dahl eden dînimize bâri Müselmân olsa (Küfrî Bahayî)

Hasmın sitemin anlamamak hasma sitemdir (Nef’î)

Şecâat arz ederken merd-i Kıbtî sirkatin söyler (Koca Ragıb Paşa)

Sitem hep âşinâlardan gelir bîgâneden gelmez (Nabî)
  #3 (permalink)  
Alt 04-06-2006, 13:23
Hacker - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
Unutulmaz Abone
 
Üyelik tarihi: Dec 2004
Mesajlar: 1.487
Tecrübe Puanı: 55
Hacker maşallah nazar deymez inşHacker maşallah nazar deymez inşHacker maşallah nazar deymez inş
Standart Beyit


Beyit

Beytin sözlük anlamı "ev”dir. Aynı ölçüde ve anlamca birbirine bağlı iki dizeden oluşan nazma denir. Divan şiirinde nazım birimi olması dolayısıyla divan şairlerinin divan ve mesnevilerinin oylumu beyit olarak gösterilir. Böyle olması da anlamın bir beyitte tamamlanma kuralıyla ilgilidir.


Beytin dizeleri, birinci ve ikinci dize (mısra'-ı evvel ve mısra'-ı sânî) olarak adlandırılır. Bir beytin dizeleri, üç parçaya ayrılır: Birinci dizenin ilk parçasına (tef'ilesine, cüz'üne) sadr, son parçasına da acz, ikinci dizenin ilk parçasına ibtidâ, son parçaama da acz, darb ya da kâfiye denir. Bunlardan sadr ile acz ve ibtidâ ile acz arasında kalan parça da haşv adını alır.

Beyit, bir manzume içindeki durumuna, uyaklı ve bağımsız olup göre çeşitli adlar alır: Uyaklı beyte beyt-i musarra’ , uyaklı olmayan beyte de ferd ya da müfred denir. Musarra’ beyit ayrıca matla’ adını da alır. Müfredler divanlarda müfredat başlığı altında ayrı bir bölümde toplanır. Örneğin, Şeyh Galib divanında 7 sayfa tutan müfredler, ebyât-ı müfredat başlığı altında toplanmıştır. Böyle beyitler uyaklı olduğu gibi uyaksız da olabilir. Uyaklı olanlar yani musarra' beyitler genellikle metali’ adı ile divanlarda yer alır.

Gazel ve kasidenin ilk beytine matla', özellikle gazelin son beytine makta' denir. Matla' beyti gazel ve kaside de mutlaka musarra' olur. Bir manzumenin musarra' olmayan ilk beytine de matla' denebilir. Gazelin matla'dan sonraki beytine hüsn-i matla', makta'dan önceki beytine hüsn-i makta' denir. Bir kasidenin en güzel beytine beytü’l-kasid, beyt-i kasîd, bir gazelin en güzel beytine de beytü'l-gazel denir.

Nerede olursa olsun bir manzumenin en güzel beytine şâh-beyt ya da şeh-beyt denir. Kasidelerde şairin mahlasının bulunduğu beyte tâc-beyt gazellerde ise mahlas beyti ya da mahlas-hâne adı verilir. Kasidenin nesîb bölümünü medhiye bölümüne bağlayan beyti, girîz ya da girîz-gâhtır. Terkîb-i bend ve tercî'-i bendlerde terkîb-hâne ve tercî'-hâneler arasındaki beyitler vasıta beytidir. Anlamı başka bir beyit ile tamamlanan beyte de merhun denir. Halk şairleri gazel şeklinde yazdıkları şiirlerin matla' beytine beyit, ötekilerine müfred derler. Makta' beytine de imza beyti denir. Mahlasın bulunduğu beyte, halk arasında karalama ya da karalama beyti adı da verilir. Mühür beyti de denilmiştir.

Öz ve güzel anlamlı dizelere ber-ceste denildiği gibi, güzel olan beyitlere de beyt-i ber-ceste denir. Meselâ:

Gel gel berü ki savm u salatin kazası var
Sensiz geçen zaman-ı hayatın kazası yok (Nesimi)
  #4 (permalink)  
Alt 04-06-2006, 13:26
Hacker - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
Unutulmaz Abone
 
Üyelik tarihi: Dec 2004
Mesajlar: 1.487
Tecrübe Puanı: 55
Hacker maşallah nazar deymez inşHacker maşallah nazar deymez inşHacker maşallah nazar deymez inş
Standart I. Beyitlerle Kurulan Nazım Şekilleri


I. Beyitlerle Kurulan Nazım Şekilleri
Gazel
Gazel, sözlük anlamı "sevgiliyle âşıkane sohbet etmek" olan Arapça bir sözcüktür. Özellikle aşk, güzellik ve içki konusunda yazılmış belirli biçimdeki şiirlere denir.

Türk edebiyatına bağımsız bir nazım biçimi olarak İran edebiyatı yoluyla girmiştir. Biçimde hiç bir değişiklik yapılmadan, Türk şairlerince en çok sevilen bir nazım biçimi olarak yüzyıllarca kullanılmıştır.

Beyitlerle yazılır. Birinci beyti musarra'dır, yani dizeleri birbiriyle uyaklıdır. Öteki beyitlerin, ikinci dizeleri birinci beyitle uyaklıdır. İlk beyitten sonraki beyitlerin birinci dizeleri uyaksızdır.

Gazelin musarra' olan ilk beytine matla' (doğuş yeri) denir. Matla'dan sonra gelen beyte de hüsn-i matla' adı verilir ki, bu beytin matla'dan daha güzel olmasına dikkat edilir. Eğer gazel içinde birden artık musarra' beyit varsa böyle gazele zâtü'l-metâli’ ya da zül-metâli’ adı verilir.

Gazelin son beytine makta' (kesme yeri), makta'dan bir önceki
beyte de hüsn-i makta' denir. Bu beytin de makta'dan güzel olmasına
dikkat edilirdi. Şair, mahlasını ya makta'da ya da hüsn-i makta'da
kullanır. Buna göre şairin mahlasının bulunduğu beyte mahlas
beyti ya da mahlas-hâne denir. Kimi zaman şair, mahlasını uygun
düştüğünde iki ayrı beyitte de kullanabilir.

Mahlas kullanılmamış gazeller de vardır. Örneğin, Kadı Burhaneddin, sayısı 1300'ü aşan gazellerinde mahlas kullanmamıştır. Şair, kimi zaman mahlasını kullanırken, yalnız sözünü değil, mahlasının anlamını da kastedebilir, yani mahlasını tevriyeli olarak kullanır. Mahlasın, aynı zamanda hem sözünü hem de anlamını "murad etmeye" hüsn-i tahallus denir. Nedim aşağıdaki beyitte mahlasını tevriyeli olarak kullanmıştır:

Çeşmâmının öğrensem o kâfirce nigahın
Bir lahza Nedîm-i nigeh-i pür-fenin olsam

Mahlas, kimi zaman gazelin daha önceki beyitlerinde bulunabilir. Bu durumda mahlas beytinden sonraki birkaç beyitte şair, zamanın padişahı, devlet büyükleri, din büyükleri ya da tarikat uluları için övgüde bulunur. Böyle gazellere gazel-i müzeyyel denir. Şeyh Galib divanında Mevlâna Celâleddin-i Rumî övgüsünde yazılmış gazel-i müzeyyeller vardır.

Gazelin en güzel beytine —yeri neresi olursa olsun— beytü'l-gazel ya da şâh-beyt (şeh-beyt) denir.

Gazellerin beyit sayısı 5 ile 9 arasında değişir. Beyit sayısı çift rakamlı yani 6 ve 8 olan gazeller genellikle azdır, çoğunlukla tek rakamlı, yani 5, 7 ve 9'dur. Beyit sayısı, bu sayıların altına ve üstüne çıkan gazeller de vardır. Fuzulî divanında 5 beyitten az bir tek gazel bile bulunmamasına karşılık, Nedim divanında 4 beyitli 9 gazel, 3 beyitli de 3 gazel vardır. 3 beyitli gazeller ve 4 beyitlilerden mahlas beyti bulunmayanlar nâ-tamâm (tamamlanmamış) gazeller sayılabilir. Beyit sayısı 9'dan 15'e kadar olan gazellere özellikle Şeyh Galib divanında rastlanır. Bunun dışında beyit sayısı 9 ile 15 arasında değişen gazeller başka şairlerin divanlarında da vardır.

Gazel, konu bakımından lirik bir nazım biçimidir. Divan şiirinin duygu ve öz şiir yönünü en çok gazel belirtir. Üslûp yönünden kusursuz olması gerekir.

Gazelde en çok anlatılan konu sevgili ve aşktır. Bunun yanı sıra sevgilinin güzelliği, çekiciliği, ona duyulan özlemin ve sevgilinin yaptığı kötü davranışların ıztırabı da anlatılır. Bunun dışında, içki âlemleri, şarabın zevki, baharın verdiği neşe, talihin iyi ve kötü cilveleri, aşkın mutluluk ve sıkıntısı sık sık işlenen konulardır, dinle ilgili düşünceler, tasavvuf, ham sofularla alay, hayat, dünya ve âhiret hakkında hikmetler de gazellerde sık sık söz konusu edilmiştir, işte bu konuların yoğun olarak işlendiği gazeller üslûp yönünden çeşitli adlar alır:

Aşkın verdiği mutluluğu, sıkıntıyı, sevgiliden yakınmayı, sevgiliye karşı yakarışları, içli ve duygulu olarak anlatan gazellere âşıkane (garâmî, lirik) gazel denir. Divan edebiyatında bu alanın tek temsilcisi Fuzulî'dir. Örnek:

Benim tek hîç kim zâr u perîşân olmasın yâ Rab
Esîr-i derd-i aşk u dâğ-ı hicran olmasın yâ Rab

Dem-â-dem cevrlerdir çektiğim bî-rahm bütlerden
Bu kâfirler esiri bir müselmân olmasın yâ Rab

Görüp endîşe-i katlimde ol mâhı budur derdim
Ki bu endîşeden ol meh peşîmân olmasın yâ Rab

Çıkarmak itseler tenden çekip peykânın ol servin
Çıkan olsun dil-i mecruh peykân olmasın yâ Rab

Cefâ vü cevr ile mu'tâdım anlarsız n’olur hâlim
Cefâsına had u çevrine pâyân olmasın yâ Rab

Dimen kim adli yok yâ zulmü çok her hâl ile olsa
Gönül tahtına andan gayrı sultân olmasın yâ Rab

Fuzûlî buldu gencji afiyet mey-hâne küncinde
Mübarek mülkdür ol mülk vîrâri olmasın yâ Rab


Genellikle içkiyi, içki zevkini, içki ile ilgili türlü düşünceleri hayata karşı kayıtsızlığı, yaşamaktan zevk almayı konu olarak işleyen gazellere rindâne gazel denir. Divan edebiyatında bu yolda en bakımlı olan Bakî'dir. Örnek:

Sâkî zamân-ı ayş-ı mey-i hoş-güvârdır
Birkaç piyâle nûş edelim nev-bahârdır

Bûy-i nesîm ü reng-i gül ü revnak-ı bahar
Âsâr-ı fazl u rahmet-i Perverdigâr'dır

Gafil geçirme fursatı kim bâğ-ı âlemin
Gül devri gibi devleti nâ-pây-dârdır

Eyyâm-ı zühd ü mevsim-i zerk u riya değil
Hengâm-ı ayş iı işret ü geşt ü güzârdır

Zayi' geçirme ömrü bu dem künc-i gamda kim
Menzil kenâr-ı bâğ u lebi cûybârdır

Dil zevrakını lücce-i gamdan hevâ-yı aşk
Elbette bir kenara atar rüzgârdır

Bakî nihâl-i ma'rifetin meyve-i teri
Arif katında bir gazel-i âb-dârdır


Kadını ve aşkın zevklerini konu alan, zarif ve çapkın bir anlatımla söylenmiş gazellere de şûhâne gazel adı verilir. Nedim bu yoldaki gazelleriyle tanınmıştır. Öyle ki bu yolda gazel söylemeğe Nedîmâne tarz denilmiştir. Örnek:

Haddeden geçmiş nezâket yâl ü bâl olmuş sana
Mey süzülmüş şişeden ruhsâr-ı al olmuş sana

Buy i gül taktır olunmuş nâzın işlenmiş ucu
Biri olmuş hoy birisi dest-mâl olmuş sana

Sihr ü efsun ile dolmuştur derûnun ey kalem
Zülfü Hârût'un demek mümkin ki nâl olmuş sana

Şöyle gird olmuş fireng-istan birikmiş bir yere
Sonra gelmiş gûşe-i ebruda hâl olmuş sana

Ol büt-i tersâ sana mey nûş eder misin demiş
El-amân ey dil ne müşkilter suâl olmuş sana

Sen ne camın mestisin âyâ kimin hayranısın
Kendin aldırdın gönül n’oldun ne hâl olmuş sana

Leblerin mecruh olur dendân-ı sîn-i buseden
La'lin öptürmek bu-haletle muhal olmuş sana

Yok bu şehr içre senin vasf ettiğin dil-ber Nedîm
Bir peri-sûret görünmüş bir hayâl olmuş sana


Ahlakla ilgili öğütler veren, türlü hayat görüşlerini yansıtan, özdeyiş niteliğindeki sözlerin ağır bastığı gazellere de hikemî gazel denir. Hikemî tarzdaki gazelleriyle Nabî ün kazanmıştır. Koca Ragıb Paşa'nın da bu yolda gazelleri vardır. Koca Ragıb Paşa’nın aşağıdaki gazelini hikemî tarza örnek olarak gösterebiliriz:

Harabatı görenler her biri bir haletin söyler
Safâsin nakleder rindân zâhid sıkletin söyler

Ser-âğâz eyleddkçe bahse bülbül revnak-ı gülden
Bezimde kulkul-i mînâ melek keyfiyyetin söyler

Tecellî neş'esin ehl-i şikem idrâk kabil mi
Behişt andıkça zâhid eki ü şürbün lezzetin söyler

Ne zabt-ı hâkim-i şer’î ne hükm-i zâbit-i aklî
Cünûn iklimini seyreyleyenler rahatın söyler

Miyân-ı güft ü gûda bed-meniş îhâm eder kubhun
Şecaat arz ederken merd-i kıbtî sirkatin söyler

Muvafıktır yine elbet mizaca şîve-i hikmet
Tabibin olsa da kizbi marîzin sıhhatin söyler

Perîşânî-yi hatır nükte-i ser-beste veş kaldı
Ne kimse hikmetin anlar ne Râgıb illetin söyler


Divan şiirinde, XVII. Yüzyılda sebk-i Hindî adı verilen bir akımın başladığı görülür. Bu yola, eski söz kalıplarını yinelememek ve şiire yeni bir söyleyiş getirmek amacıyla girilmiştir. Bu yolda şiir söyleme, Türk edebiyatına İran'dan gelmiştir. Türk şairleri, bu yolun temsilcisi olan İran şairlerinden Urfî, Sâib, Bîdil, Husrev-i Dehlevî ve Şevket-i Buharî'nin etkisinde kalarak şiirlerini yazmışlardır. Bu yolda şiir söyleme önceleri Hint'te geçerli olduğundan buna sebk-i Hindî (Hind tarzı, Hind üslûbu) adı verilmiştir. Bu yolun özellikleri de, ince istiare, benzetmeler, özel kinayeler yapmaya, yeni mazmunlar (bikr-i mazmun) bulmaya, müraat-ı nazir sanatını çok kullanmaya, girift hayaller ve nüktelere dayanır. Divan şiirindeki bu yolunan belli başlı temsilcileri Neşatî, Nailî-i Kadim, Vecdî, Cevrî, Fehim-i Kadim, Nedim ve Şeyh Galib'dir. Bu şairlerin divanlarında . bu yolda yazılmış gazellere çokça rastlanır. Nailî-i Kadim’den örnek bir gazel olarak aşağıdaki gazeli gösterebiliriz:

Reng hurşîd-i şikestin gül-i hod-rûy gibi
Nâz gül-gonce-i hüsnünde nihan bûy gibi

Iztırâb-âver-i envâr-ı ruhundur nîgehim
Bahr-ı ummân ile âmîziş eden cûy gibi

Cüst ü cûy-ı ham-ı çevgân-ı ser-i zülfün eden
Âfitâb olsa da pâ-mâlin olur gûy gibi

Tâb-ı hüsnünden olur ham-be-ham u pîç-â-pîç
Târ-ı cân âteş-i sûzâna düşen mûy gibi

Şerm-sâr-ı rûh-i pür-tâbının âh ettikçe
Ma'zeret-hâhım olan baht-ı siyeh-rûy gibi

Nigehin sâki-i sâgar-be-kef-i hûn-ı ciğer
Nâilî teşnesi mahmûr-ı kadeh-cûy gibi


Divan edebiyatında, sade bir Türkçeyle yazılan gazellere Tûrki-i basit gazel denir. Aydınlı Visâlî'nin, Tatavlalı Mahremî'nin Edirneli Nazmî'nin bu yolda yazılmış gazelleri vardır. Şeyh Galib de bu yolu denemiştir.

Gazelin önemli bir özelliği de beyitler arasında doğrudan doğruya anlam bağı bulunmamasıdır, öyle ki, matla' ve makta' beyitlerinin dışında, öteki beyitler arasında yer değişikliği yapılsa, gazelin genel anlamında hiç bir değişme olmaz. Bununla birlikte, beyitler arasında anlam açısından bir uyum bulunması ve gazelin bütününe aynı kavram, düşünce ve benzetmelerin egemen olması gerekir. Bunu da sağlayan uyak ve rediftir. Bakî'nin aşağıdaki gazelinin redifi "saf saftır. Beyitler arasında da sıkı bir anlam bağı yoktur. Ancak, her beyitte sıra sıra dizilen şeyler, ya da o durumda bulunanlar anlatıldığı için bir kavram ve benzetme birliği vardır:

Müje haylin dizer ol gamze-i fettan saf saf
Gûyyâ cenge girer nîze-güzâran saf saf

Seni seyretmek için reh-güzer-i gül-şende
İki cânibde durur serv-i hırâmân saf saf

Leşker-i eşk-i firâvân ile ceng etmek için
Gönderir mevclerin lücce-i umman saf saf

Gökte efgân ederek sanma geçer hayl-i küleng
Çekilir kûyine mürgân-ı dil ü can saf saf

Cami' içre göre tâ kimlere hem-zânûsun
Şekl-i sakkâda gezer dîde-i giryan saf saf

Vasf-ı kaddinle hıram etse 'alem gibi kalem
Leşker-i satn çeker defter ü dîvan saf saf

Kûyin etrafına uşşak dizilmiş gûyâ
Harem-i Ka'be'de her canibe erkân saf saf

Kadrini seng-i musallada bilip ey Bakî
Durup el bağlayalar karşına yaran saf saf


Gazelde, redifin yarattığı kavram birliği dışında, beyitler arasında anlam birliği bulunan gazellere yek-âhenk denir.

Gazelde, anlam birliğinden başka, beyitlerin aynı güçte, aynı değer ve güzellikte olması da sözkonusudur. Böyle gazellere yek-âvâz denir. Ancak, bu türlü gazelleri güçlü şairler söyleyebilmişlerdir.

Gazel, aruz ölçüsünün türlü kalıplarıyla yazdır. Genellikle en çok kullanılan kalıplar şunlardır:

fâ'ilâtün fâ'ilâtün fâ'ilâtün fâ'ilün

fe’ilâtün fe'ilâtün fe'ilâtün fe'ilün

mefâ'îlün mefâ'îlün mefaîlün mefâ'îlün

mef ûlü fâ'ilâtü mefâ'îlü fâ'üün

mefûlü mefâ'îlü mefâ'üü fa'ûlün

mefâ'ilün fe'ilâtün mefâ'ilün fe'ilün

mef'ûlü mefâ'îlün mef'ûlü mefâ'îlün

mef'ûlü fâ'ilâtün mef'ûlü fâ'ilâtün

müstef ilün müstef'ilün müstef'ilün müstef'ilün

mütefâ'ilün fa'ûlün mütefâ'ilün fa'ûlün

mefâ'îlün mefâ'îlün fa'ûlün

fâ'ilâtün fâ'ilâtün fâ'ilün

fe'ilâtün fe'ilâtün fe'ilün

fe'ilâtün mefâ'ilün fe'ilün

mef ûlü mefâ'ilün fa'ûlün

fa’ûlün fa'ûlün fa'ûlün fa'ûl

müfte'ilün müfte'ilün fâ'ilün

müfte'ilün fâ'ilün müfte'ilün fâ'ilün

müstef'ilâtün müstef'ilâtün


Dize ortalarında iç uyaklı olan gazeller de vardır. Böyle gazellere musammat gazel denir. Musammat gazeller genellikle iki eşit parçaya bölünebilen kalıplarıyla yazılır. Baştan ya da ikinci beyitten başlayarak bu eşit parçalardan ilk üçü kendi aralarında uyaklanarak her beyit küçük bir dörtlük biçimini alır. Yani, uyak düzeni
aa — xa — xa — xa — xa olan bir gazelin uyakları:
xaxa — bbba — ccca — ddda — eeea ya da :
baba — ccca — ddda — eeea — ff-fa biçiminde gibi görünür. Meselâ Şeyh Galib’in aşağıdaki gazelini gösterebiliriz:

Tutalım ki ey semen-rû gül-i nev-edâ imişsin
Anlaşıldı kim bu katı bî-vefâ imişsin

Nedir ey dil âh u zânn neye müntec oldu kârın
Acaba bilir mi yârin kime mübtelâ imişsin

Dili bend edip o perçem eder âşıkânı derhem
Behey âfitâb bilmem ne kara belâ imişsin

Varıp âşiyân-ı yâra diyelim ol gül-izâra
Bu çemende sen hezâra meğer âşinâ imişsin

Dili eyleyip nişane eğer ursa zahm-ı cana
Sakın ol kaşı kemana deme keç-atâ imişsin

Revişinden aldanırdım bilemez de hoşlanırdım
Kerem ü vefa sanırdım sitem ü cefâ imişsin

Demiş idi Gâlib-i zâr sakın olma bend-i dil-dâr
Yine oldu dil giriftar sen o dil-rübâ imişsin

Şairler aşk konulu mesnevilerde yeri geldikçe türlü nazım biçimleriyle şiirler de söylemişlerdir. Bu biçimler içinde en çok kullanılan gazeldir. Bu gazeller genellikle mesnevi kahramanlarının ağzından yazılır. Fakat şair, bu gazellerde normal bir gazel gibi mahlasını kullanır. Bu gazeller mesnevinin ölçüsünde (fâ’ilâtün fâ’ilâtün fâ’ilün) olduğu gibi başka ölçüde de olabilir. Fuzulî'nin Leylâ vü Mecnun'u mef’ûlü mefâ'ilün fa'ûlün ölçüsündedir.

Divanların ağırlık noktasını gazeller oluşturur. Divan şairleri, tam bir divan düzenleyebilmek için, uyak ya da rediflerin son harfi, Arap alfabesindeki harflere uyan gazeller yazarlardı, öteki nazım biçimleri divanlara gelişigüzel konulduğu halde, gazeller uyaklarının ve rediflerinin son harfine göre alfabe sırasıyla dizilir. Bu dizilişte alfabe sırası Arap alfabesine göredir.



Kaynak: Dilçin, Cem, Örneklerle Türk Şiir Bilgisi, 6. bs., Türk Dil Kurumu Yayınları, Ankara, 2000.
  #5 (permalink)  
Alt 04-06-2006, 13:30
Hacker - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
Unutulmaz Abone
 
Üyelik tarihi: Dec 2004
Mesajlar: 1.487
Tecrübe Puanı: 55
Hacker maşallah nazar deymez inşHacker maşallah nazar deymez inşHacker maşallah nazar deymez inş
Standart Kaside


Kaside
Kaside sözcüğünün anlamı "kastetmek, yönelmek" olan Arapça "kasada" sözcüğüyle ilgilidir ve "belli bir amaçla yazılmış manzume" demektir. Türk edebiyatında din ve devlet büyüklerini övmek amacıyla belirli kurallar içinde yazılan uzun şiirlere denir.

Bir söylentiye göre, ilk kasideyi, Arap şairlerinden Mühelhil (hicretten 5 yüzyıl önce) söylemiştir. Bu dönemde seferler, her yıl Kâbe'de toplanırlar ve kasidelerini okurlarmış. İçlerinden en güzeli Kâbe duvarına asılırmış. Bunlara muallaka denir. En ünlü 7 kasideye Muallakât-ı Seb'a ya da Seb'a-i Muallaka (Yedi Askı) denir.

Kaside, Arap edebiyatından, önce İran edebiyatına, bu yoldan da XIII. yüzyıldan sonra Türk edebiyatına geçmiştir.

Kaside, beyitlerle yazılan bir nazım biçimidir. Uyak düzeni, gazelin uyak düzeninin aynıdır. Yalnız ondan çok uzundur. Kasidenin İlk beytine matla' denir. Şair kaside içinde her hangi bir yerinde matla'ı yenileyebilir. Buna tecdîd-i matla adı verilir. Bu matla’lar birden çok olduğunda bunlar, sırasıyla matla'-i evvel (birinci matla), matla'-ı sânî (ikinci matla), matla-ı sâlis (üçüncü matla) adını alırlar. Böyle olan kasidelere zâtü'l-metâli' ya da zü'l-metâli' denir. Şair, kaside içinde tecdîd-i matla' yapmadan önce bunu bir beyitle bildirir.

Kasidenin son beytinin adı makta’dır. Şairin mahlasının bulunduğu beyte kasidede tâc-beyt adı verilir ve kasidenin sonlarına doğru bulunur. Kasidenin en güzel beytine de beytü'l-kasîd ya da beyt-i kasîd denir.

Kaside, en az 31, en çok 99 beyit olur. Beyit sayısı 31'den az olan kasideler de vardır.

Divan edebiyatında kasideleriyle tanınmış şair Nef'î'dir. özellikle kasidelerinin nesîb bölümünde çok geniş bir hayal dünyası yaratmıştır, övgüleri de çok abartmalıdır ve övdüğü kişiyi göklere çıkarır. Nef'î’nin kasidelerinde dikkati çeken bir özellik de fahriyelendir. İstediği kişiyi abartarak öven şair, bu övgünün bir o kadarını da kendisi için yapar.

Nedim de kasidelerinin özellikle nesîb ve girîz-gâh bölümlerinde başarı göstermiştir. Betimlemeleri somut ve gerçeğe yakındır. Kaside içinde gazel söylemediği zamanlarda bile, duygu ve düşüncelerini, ince hayallerle süsleyerek gazel söyler gibi çok zarif olarak anlatmayı başarmıştır.

Kaside 6 bölümden oluşur. Bunlar sırasıyla ve özellikleriyle şöyledir:

1. Nesîb ya da Tesbîb

Kasidenin girişi ve şiir yönünün en ağır basan bölümüdür. Genellikle 15-20 beyit kadar olur. Kasidede asıl amaç, bir büyüğü övmektir. Fakat, şair doğrudan doğruya övgüye başlamaz. Nesîb bölümünde bir betimlemeyle (tasvir) başlamak ister Nesîbin konusu çok çeşitli olur. Genellikle, bahar, kış, gece, savaş alanı, at, bir güzelin anlatılması, betimlenmesi gibi konulardır. Fakat, bu betimlemeler, gerçekten uzak, soyut bir doğa betimlemeleridir.

Kasideler, genellikle nesîbin konusuna göre adlandırılır. Kimi zaman da redifi, eğer redif yoksa uyağına göre ad verilir. Nesîb bölümünde anlatılan konulara göre kaside çeşitleri şöyledir:

a. Bahariye ya da Rebîiye

Nesîb bölümünde baharın anlatıldığı kasidelere denir. Baharın güzelliği, çiçekler türlü benzetmelerle çok soyut bir biçimde anlatılır.

b. Şitâiye

Nesîb bölümünde kışın anlatıldığı kasidelere denir, özellikle yalnız kardan söz edilirse berfiye adını alır.

ç. Temmûziye

Nesîb bölümünde yazdan ve sıcaktan söz edilen kasidelere denir.

ç. Ramazaniye

Ramazan dolayısıyla yazılan ve nesîbinde ramazanı türlü yönleriyle anlatan kasidelerdir.

d. İydiye

Bayramlarda sunulan kasidelere denir. Şair bayram dolayısıyla kasidesine bir başlangıç yapar ve sunduğu kişinin bayramını kutlar.

e. Nevrûziye

Nevruz dolayısıyla yazılan kasidelerdir.

f. Rahşiye

Nesib bölümünde atın anlatıldığı ve övüldüğü kasidelere denir.

g. Hammâmiye

Nesib bölümünde hamamın ve hamamdaki bir güzelin anlatıldığı kasidelere denir.

Bunlardan başka, kasidelerin nesîb bölümünde devlet büyüklerinin yaptırdıkları köşklerin anlatıldığı kasidelere dâriye, padişahın tahta çıkışı dolayısıyla yazılan kasidelere cülûsiye, padişahlarla öteki devlet büyüklerinin savaş ya da herhangi bir amaçla gittikleri yerlerden dönmeleri üzerine yazılan kasidelere kudûmiye ya da istikbâliye, bir kalenin, bir ülkenin fethi dolayısıyla o yerin fatihine sunulan kasidelere fethiye, savaşın sonunda imzalanan antlaşma ve sağlanan barış dolayısıyla yazılan kasidelere de sulhiye denir.

Kimi kasidelerin nesîb bölümünde şehir tasviri de yapılmıştır.

Kimi kasidelerin nesîb (bölümü, ahlaki ve felsefi bir konuya ayrılmış olabilir. Nef'î'nin IV. Murat için yazdığı bir kasidenin nesîb bölümü talihten ve felekten şikâyetlerle başlamakta¬dır.


2. Giriz-gâh ya da Girîz

Kasidelerin nesîb bölümünden medhiye bölümüne geçerken söylenen beyit ya da beyitlere denir. Bu beyit iki bölümü birleştiren bir basamak görevindedir. Girîz-gâh beyti gelişigüzel söylenmez. Yeri getirilerek, uygun nükteli bir sözle övgüye başlandığı belirtilir, özellikle Nedim, kasidelerinin girîz-gâh beyitlerinde nükteli, zekice buluşlarıyla üstün bir başarı sağlamıştır.

3. Medhiye

Kasidenin sunulduğu kişinin övüldüğü bölümdür. Övülen kimsenin kişisel yetenekleri hiç dikkate alınmadan, çok abartmalı olarak, kalıplaşmış ifadeler ve benzetmelerle yapılan bir övgüdür. Bu da, lûtfu, cömertliği, adaleti, kuvveti, haşmetiyle tanınmış tarihi ve efsanevi kahramanlarla karşılaştırılarak yapılır. Bu bölümün şiir yönü çok zayıftır. Dil, Öbür bölümlere oranla daha ağırdır.

4. Tegazzül

Tegazzül, "gazel söyleme, gazel tarzında şiir yazma" anlamına gelir. Kasidelerin içinde, genellikle medhiye bölümünden sonra, bir fırsatını düşürüp aynı ölçü ve uyakta bir gazel söylemektir. Şair, duruma uygun bir beyitle gazel söyleyeceğini önceden haber verir.

Kimi zaman, kaside tegazzülle de başlayabilir. Bu durumda kasidede nesîb bölümü bulunmaz. Gazelden sonra yine medhiyeye geçilir.

5. Fahriye

Fahriye, kaside içinde şairin kendini övdüğü bölümdür. Medhiye bölümünde olduğu gibi burada da şair, abartmalı olarak kendini İran’ın ünlü şairleriyle karşılaştırarak över. Şiirinin ve şairlik gücünün onlardan üstün olduğunu söyler. Böyle söylemekle de, kaside sunulan kişinin, sıradan bir şairce övülmediğini, şiirinin ve şairliğinin değeri yüksek bir şairce övüldüğünü anlatmak ister.

Kaside fahriyelerinde en çok başarı göstermiş şair, Nef’î'dir. Nef'î kendisiyle birlikte, şiiri ve şairliği de yüce ve saygıdeğer bir sanat olarak övmüştür.

Nef’î, kimi kasidelerine fahriye ile başlar. Böyle kasidelerinde nesib bölümü yoktur. Nef'î'nin kasideyi sunduğu kişiden önce, kendini övmesi; övülen kimsenin, böyle sözü değerli bir şairce övülmesinden dolayı gurur ve şeref duymasını, böyle övülmesiyle değerinin bir kat daha arttığını anlatmak içindir. Bu da övülen kişiye karşı başka bir yoldan yapılmış bir medhiye sayılır.

6. Dua

Kasidenin en son bölümüdür. Birkaç beyit olur. Şair, burada övdüğü kimsenin başarılı, uzun ömürlü ve talihinin iyi olması yolunda iyi dileklerde bulunarak dua eder. Dua bölümüne geçtiğini şair uygun bir sözle belirtir.

Genellikle iki eşit parçaya bölünebilen kalıplarla yazılan ve iç uyakları bulunan kasidelere musammat kaside denir.



Kaynak: DİLÇİN, Cem, Örneklerle Türk Şiir Bilgisi, 6. bs. Türk Dil Kurumu Yayınları, Ankara, 2000.
  #6 (permalink)  
Alt 04-06-2006, 13:37
Hacker - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
Unutulmaz Abone
 
Üyelik tarihi: Dec 2004
Mesajlar: 1.487
Tecrübe Puanı: 55
Hacker maşallah nazar deymez inşHacker maşallah nazar deymez inşHacker maşallah nazar deymez inş
Standart Mesnevi


Mesnevi
Arapça "s n y" üçlü kökünden türemiş mesnevi sözü, bu dilde kendi
arasında kafiyeli mısralardan oluşmuş nazım sekli anlamında kullanılmamıştır.
Mesnevi edebiyat terimi olarak ilk defa İran edebiyatında kullanılmış olmakla birlikte, bu nazım şeklinin ilk örnekleri Arap edebiyatında görülmektedir.

Mesnevi terimi ve nazmı şekli Türk edebiyatına İran edebiyatından geçmiş, XI-XIX. yüzyıllar arasında bu türde sayısız eserler yazılmıştır.

İran edebiyatında önceleri destanî konuların işlenmesinde kullanılan mesnevi nazmı şeklinin ilk olgun örneği Firdevsî'nin Şâh-nâme'sidir (X-XI. yy.). Bu edebiyatta, mesnevi yalnız destanî eserlerde kullanılan bir nazım türü olarak kalmamış, tasavvufî, ahlâkî konularla aşk ve macera hikâyeleri de bu yolla
nazma çekilmiştir.

Türk şairleri üzerinde etkisi yönünden ön sırada bulunan, Türk şairi olmakla birlikte eserini Farsça olarak yazan Mevlânâ Celâleddin-i Rumî (1207-1273)'yi burada anmak zorundayız. Anadolu'da yazılmış olan birçok mesnevîyi, gerek şekil gerek muhteva yönünden etkileyen eser, bu nazım türüne verilen adın alemi olmuş, "mesnevi" dendiğinde önce Mevlânâ'nın eseri akla gelmiştir.

Mesnevî, kendi arasında kafiyeli beyitlerden oluşmuş bir nazım şeklidir (aa/bb/cc...). Beyit sayısı bakımından hiçbir kısıtlayıcı kurala bağlı değildir, iki ile on binlerce beyit arasında değişen bir genişliktedir. Gerek beyitler arasında kafiye bağlantısı bulunmaması gerek beyit sayısının sınırlı olmaması, şairlerin işledikleri konuyu istedikleri kadar genişletmelerine imkân sağlamış, bu yüzden de çok kullanılan bir nazım şekli olmuştur.

Beyit sayısının çok olması yüzünden, aruzun hangi bahrinden olursa olsun, mesnevîde daima kısa kalıplar kullanılmıştır. Bu kalıplan şöyle sıralayabiliriz:

1. ..-/.-./... : Mefâ'îlün/mefa'îlün/fa'ûlün

2. -/.-.-/.- : Mefûlü/mefâ'ilün/fa'ûlün

3. ..../..../... : Fâ'ilâtün/fâ'ilâtün/Fâ'ilün

4. ..--/..--/..- : Fe'ilâtün/fe'ilâtün/fe'ilün
(-.--) (-) (Fâ'ilâtün) (fa'lün)

5. ..-/.-.-/..- : Fe'ilâtün/mefâ'üün/îe'ilün
(-.--) (--) (Fâ'ilâtün (fa'lün)

6. -..-/-..-/-.- : Müfte'ilün/müfte'ilün/fa'ilün

7. .--/.--/.--/.- : Fa'ûlün/fa'ûlün/fa'ûlün/fa'ûl


Belli bir konuyu işleyen, bağımsız bir kitap olarak yazılmış mesnevilerin plânları, genellikle birbirine benzer. Bu genel plânda üç bölüm vardır

A. Giriş bölümü
B. Konunun işlendiği bölüm
C: Bitiş bölümü

A. Giriş Bölümü

Bu bölümde en çok "tevhîd ( =Tanrı'nın birliğini konu edinmiş şiir)",
"münâcât ( =Tann'ya yakarış)", "na't ( =Hz. Muhammed'e övgü)", padişaha
övgü ve "sebeb-i te'lif ya da sebeb-i terceme ( = eserin yazılma ya da çevrilme
sebebi)" konularında yazılmış parçalar görülür. Birçok mesnevi "besmele" ile
başlar. "Besmele" başlı başına bir şiir de olabilir. Şair "besmele"den sonra
"hamd ( = şükür)"e geçebileceği gibi, eserine "hamd"i konu edinen bir parçayla
da başlayabilir. Bu parçaya "tahmîd" denir. Bir kısım mesnevide "na't"tan
sonra "mi'râc (= Hz. Muhammed'in Tanrı katına yükselmesi)", "mu'cizât
( = Peygamber'in gösterdiği olağanüstü durumlar)" ve "Medh-i Çehâr-yâr
(=dört halifeye övgü)" başlıkları da vardır. Kimi mesnevilerde padişahtan
sonra, şairin ilgi ve yardım gördüğü başka bir devlet büyüğünü övdüğü de olur.
Hatta padişah yerine bir devlet büyüğünün övüldüğü mesneviler de vardır.
Bütün eserlerde görülmemekle birlikte, "giriş bölümü"nde "mev'ize ( =öğüt)",
"sözün yüceliği" ve "kaleme hitab" başlıklarıyla karşılaşıyoruz. Taşlıcalı Yahya Bey'in Kitâb-ı Usûl’ü "kaleme hitab"la başlar. Bir mesnevi "giriş"inde burada sıraladığımız bütün başlıkları bulamayacağımız gibi, burada anmadığımız başlıklar da görebiliriz.

Yukarıda anılan başlıkların "giriş bölümü"ndeki sırası şöyle olabilir:
1. Besmele
2. Tevhîd
3. Münâcât
4. Na't
5. Mi'râc
6. Mu'cizât
7. Medh-i Çehâr-yâr
8. Padişah için övgü
9. Devlet büyüğüne övgü
10. Sebeb-i te'lîf

1. Besmele

İslâmî geleneğe uygun olarak, mesneviler de "besmele" ile başlar. Ancak, her zaman eserin başında yer alan besmele, mesnevideki ilk şiirin ilk beytini oluşturabileceği gibi, mesnevi metninin dışında da kalabilir, ilk beyitteki besmele kimi mesnevilerde vezne uymaz; fakat öbür mısra ile kafiyeli olduğundan, bir mısra gibi görünür. Kimi eserlerde ise:

Zikr-i bismillâhi rahmâni'r-rahîm
Kamu nesne bizegidür iy hakim (Fuzûlî / Leylâ vü Mecnûn)

örneğinde görüldüğü gibi, kurallı okunuşu bozularak vezne uydurulur. Başında besmele bulunan parça "tevhîd" ya da "münâcât" olabileceği gibi, bütünüyle besmeleye ayrılmış bir şiir de olabilir. Şair bu şiirde besmelenin erdeminden, her işe onunla başlamak gerektiğinden söz eder, besmelede bulunan her harfin neye delâlet ettiğini anlatır...

2. Tevhîd

Mesnevilerde "tevhîd" ve "münâcâ”tın sırası her zaman aynı değildir. Şair isterse tevhîdi isterse "münâcât”ı öne alır. Tevhîdin sözlük anlamı "bir kılma, bir sayma, Tanrı'nın birliğine inanma..."dır. Edebiyat terimi olarak ise "Tanrı'nın varlığını ve birliğini dile getiren manzume" anlamında kullanılır.

Öte yandan, "giriş bölümü"nde tevhîd bulunmayan mesneviler de vardır. Ancak başında tevhîd bulunan mesneviler daha çoktur.

Şairler tevhîd başlığı altında Tanrı'nın "esmâ-i hüsnâ"sını ve sıfatlarını sayarlar. Dünyada faili olmayan bir oluş, bir kılış yokken, bunca oluşu kılan üstün bir gücün, yani Tanrı'nın var olması gerektiğine işaret ederler. Evrendeki düzeni O'nun birliğine tanık gösterirler.

3. Münâcât

Tanrı'ya yakarış anlamındaki bu başlık altında şairler, kulun güçsüzlüğünü, her konuda Tanrı'nın yardımına muhtaç olduğunu ifade ederler, insanoğlunun günah işlemekten kurtulamadığını, buna rağmen Tanrı'nın bağış kapılarını açık tuttuğunu... bildirirler. Kimi mesnevilerde şair, eserini tamamlayabilmek için, onun yanlışlardan ve eksiklerden uzak olması, okuyanlar tarafından beğenilmesi için Tanrı'ya yakarır.

4. Na't

Hz. Muhammed'i övmek üzere yazılan şiire "na't" denir. Bununla birlikte, na't teriminin dört halife ve başka din büyüklerine yazılan övgü şiirleri için de kullanıldığı görülür. Süheyl ü Nevbahar ve Hurşîd-nâme'de olduğu gibi. Ancak geniş anlamda daima Hz. Muhammed için yazılan övgü söz konusudur. Bu şiirlerde en çok şu noktalar üzerinde durulur: O, kendisinden önce gelen peygamberlerden üstündür; iki cihanın sultanıdır; son peygamberdir, fakat onun nuru bütün varlıklardan önce yaratılmıştır; O, Tanrı'nın "sen olmasaydın felekleri yaratmazdım" dediği yüce peygamberdir; O, "fakirlik övüncümdür" diyen, Ahmed, Mahmûd, Muhammed, Mustafâdır...

Şair, Hz. Muhammed'in "mi'râc" ve "mu'cizât"mı ayrı başlıklar altında işlemişse, "na'f'te bu yönlere ağırlık vermez, bir iki beyitle değinir. Onun şefaatini dileyerek na'ti bitirir.

5. Mi'râc

Sözlük anlamı "merdiven", "göğe yükselme" olan mi'râc, Hz. Muhammed'in Tanrı katına yükselmesi olayına da ad olmuştur. Şairler, mesnevilerde bu başlık altında mi'râc olayım anlatarak Hz. Muhammed'i yüceltirler. Edebiyatımızda başlı başına bu olayı konu alan Mi'râc-nâmeler de yazılmıştır.
Mesnevilerin "giriş" bölümlerinde Mi'râc olayını anlatan şiirlerde, Hz. Muhammed'in Tanrı katına yükselmesi konu edilir. Cebrail'in gelişi ve Burak getirmesi; Peygamber'in Mescid-i Aksâ'da namaz kılması, göğe yükselmesi ve her felekten geçişi; Cebrail'in "Sidre"den öteye geçemeyişi; Hz. Muhammed'in Tanrı'ya "iki yay uzaklığından da az" yaklaşması; ümmeti için dileklerde bulunması...; yeryüzüne dönüşü ve yatağını henüz soğumamış olarak bulması anlatılır.

6. Mu'cizât

"Mu'cize" kelimesini çoğulu olan mu'cizât peygamberler söz konusu olunca, onların gösterdikleri olağanüstü haller, peygamberliklerini kanıtlayan "mu'cize'ler anlamına gelir.

Her peygamber gibi, Hz. Muhammed'in de mucizeleri vardır. Şairler mu'cizât başlığı altında bunları sıralayarak Peygamber'i yüceltirler. Bunlar arasında Hz. Muhammed'in doğumundan önce ve doğumu sırasında görülen olağanüstü haller, çocukluğunda başka çocuklardan farklılığı, düşmana toprak saçıp onları kör etmesi, parmağıyla ayı ikiye ayırması, parmağından askerlerinin susuzluğunu giderecek kadar su akıtması, körleri iyileştirmesi, diktiği hurmanın hemen yemiş vermesi, elinde kertenkelenin dile gelmesi, Önüne konmuş olan pişmiş zehirli kuzunun ona "benden yeme" demesi... bu başlık altında anlatılan mucizelerdendir.

7. Medh-i Çehâr-yâr

Hz. Muhammed'in dört yakını, dört dostu, dört halifesi, Hz. Ebû Bekir, Hz. Ömer, Hz. Osman ve Hz. Ali için övgü. Kimi mesnevilerin giriş bölümlerinde, şair "na'f'ten veya varsa buna bağlı olan "mi'râc" ve "mu'cizât" başlıklarından sonra dört halife övgüsüne geçebilir. Bu konudaki övgüler ayrı başlıklar altında verilebileceği gibi, bir başlık altında dört fîalifenin anıldığı da olur. Bu şiirlerde Ebû Bekir'in dürüstlüğü ve cömertliği, Ömer'in adaleti, Osman'ın edebi ve Kur'ân'ı yazdırması, Ali'nin cesareti başlıca üzerinde durulan noktalardır.

8. Padişah için övgü

Hemen hemen bütün mesnevilerin "giriş bölümü"nde bulunan bu başlıkta, şair hükümdara bağlılığını dile getirerek, eserinin kabul edilmesini diler. Onu kahramanlığından, adaletinden, kereminden... ötürü över; Tanrı'nın "yer yüzündeki gölgesi, Hz. Muhammed'in halifesi cihan sultanlarının en büyüğü diyerek yüceltir. Kimi mesnevilerde şair yoksulluk ve işsizlikten yakınarak, padişahın yardımını ister. Bu övgü hemen her zaman padişahın ömrüne ve devletine dua ile biter.

9. Devlet büyüğü için övgü

Mesnevilerin "giriş bölümleri"nde, şairler padişahtan sonra sadrazam, vezir, şeyhülislâm, kazasker... gibi devlet büyüklerinden birine de övgü koyabilirler. Bu övgüde övülen devlet büyüğünün mevkii, adaleti, ilmi, cömertliği, ilim ve hüner sahiplerine ilgi göstermesi vb. noktalar üzerinde durulur.

10. Sebeb-i te'lîf

Mesnevilerin "giriş bölümleri"nde hemen hiç ihmal edilmeyen başlıklardan biri de sebeb-i te'lîftir. Bu başlık altında şair eserini niçin yazdığını, onu bu eseri yazmuya yönelten sebebi açıklar. Yukarıdaki başlık sebeb-i nazm-ı kitâb, sebeb-i tertîb, sebeb-i tahrir biçiminde de olabilir. Farsçadan çeviri olan kimi mesnevîlerde bu başlık sebeb-i terceme olarak geçer.

Bu başlık altında, şair kendisini böyle bir kitap yazmaya yönelten sebebi verir. Mesnevîlerde bu sebepler de birbirine benzer. Şairler düşlerinde büyük mesnevî ustalarıyla konuşurlar, bu ustalar şairden bu yolda bir eser yazmasını isteyebilir. Şair yine düşünde ya da kendi âlemine dalmışken "hatif (= sahibi görülemeyen ses)"ten gelen bir ses, ondan böyle bir mesnevi yazmasını istemiş olabilir. Şair dostlarıyla oturup ünlü bir mesneviyi okurken, arkadaşları ondan benzeri bir eser yazmasını isteyebilirler. Hatta bu işi ancak kendisinin başarabileceğini söyleyerek ısrar etmiş olabilirler. Zamanın sultanı ya da başka bir devlet büyüğü, yabancı dilde yazılmış beğendiği bir eserin Türk diline kazandırılmasını şairden isteyebilir.

Sebeb-i te'lîf başlığı altında şair, eserinin yazılış sebebini açıklamakla kalmaz; bu konuda kendinden önce eser veren büyük şairleri anar, onlara nazire yazmakla övünür. Mesnevisinin çeviri ya da taklit olmadığını bildirir. Şairler, sebeb-i te'lîf'e ayrılan kısmın sonunda, yanlışlarının ve eksiklerinin bağışlanması dileğinde de bulunabilirler. Bu yüzden, şair ve eser hakkında en önemli bilgilerin sebeb-i te'lîf başlığı altında toplandığı söylenebilir.

Buraya kadar mesnevilerin "giriş” bölümlerinde yalnız "mesnevi" nazım şekliyle yazılmış kısımlardan söz ettik. Oysa bu başlıklar altında "kaside",
“kıt'a", "tercî-i bend," gibi nazım şekilleri de kullanılmıştır. Bunlar arasında pek azı vezin bakımından mesnevi veznine uyar, çoğunun vezni mesnevide kullanılan vezinden farklıdır.

Şairler değişik nazım şekillerinde ustalıklarını gösterebilmek ve "giriş" bölümündeki monotonluğu gidermek amacıyla bu yola başvurmuş, değişik nazım şekilleri kullanmışlardır. Aynı durumu "konunun işlendiği bölüm"de de göreceğiz.

B. Konunun İşlendiği Bölüm

Mesnevilerde "âğâz-ı dâstân", "matla-ı dâstân", "âğâz-ı kıssa", "âğâz-ı kitâb"... gibi başlıklarla başlayan "konunun işlendiği bölüm", mesnevinin ana bölümüdür. Burada ele alınıp anlatılan konular, eserden esere değişir. Bu değişkenlik, bölümün genel plânında da kendisini gösterir. Bu bölümde, "giriş bölümü" için verdiğimiz genel plâna benzer bir plân vermek mümkün değildir.

Edebiyatımızda, mesnevilerin bu bölümde ele aldıkları konulara göre tasnif edildiğini görüyoruz. Bu tasniflerin aynı konuda yazılmış mesnevileri göstermek için yararlı olduğu açıktır. Ancak, mesnevilerin yazılış amaçlarına göre tasnif edilmesinin yukarıdaki açıdan oluğu kadar, bu eserlerin ana bölümlerinin plânları arasında bağlantı kurmak yönünden de yararlı olacağını sanıyoruz. Bu düşünceyle mesnevileri yazılış amaçlarına göre dört gruba ayırarak, her grubun elde bulunan örneklerinden bazılarını notlarda gösteriyoruz:

1. Grup
Okuyucuya bilgi vermek, onu eğitmek amacı güden mesnevîler. Bu grupta dinî, tasavvufî, ahlâkî eserlerle eski bilimlerle ilgili olan ve ansiklopedik bilgiler veren mesnevîler yer alıyor. Bu konular için şu örnekleri gösterebiliriz:

a. Dinî mesnevîler
Sûre çeviri ve şerhleri, kırk hadis çeviri ve şerhleri, yüz hadis çeviri ve şerhleri, ilmihaller, mevlidler, hicret-nâme, mi’râciyye, vefât-ı Neb, hilyeler, Hz. Muhammed ve yakınları hakkında çeşitli hikâyele, makteller, Muhammediyye ve benzerler, dinî öğütler veren eserler, kutsal yerleri anlatan bir mesnevi
b. Tasavvufî mesneviler
Mevlânâ'nın Mesnevî’si çeviri ve şerhleri, Tasavvufu anlatıp öğretme amacı güden mesneviler, İran edebiyatındaki tasavvufî mesnevilerin çevirileri ve benzerleri, evliya menkabeleri, temsilî yoldan tasavvufu anlatan eserler, Yunus Emre, Kaygusuz Abdal ve Rûşenî gibi şairlerin mesnevileri
c. Ahlâkî mesneviler
İran edebiyatından çevrilmiş ya da oradan örnek alınarak yazılmış ahlâki eserler, çocuklara öğüt vermek amacıyla yazılmış mesneviler, içindeki dinî-tasavvuf! düşünceler yanında öğüt verme yönü ağır basan eserler, insanın fizikî yapısıyla ahlâkî yönü arasında ilişki kuran mesneviler, temsil yoluyl öğüt veren eserler
d. Ansiklopedi niteliği taşıyan ya da belli alanlarda bilgi veren mesneviler
Ansiklopedi niteliği taşıyan mesneviler, tıp ve astroloji ile ilgili eserler bir şuara tezkiresi

2. Grup
Okuyucunun kahramanlık duygusuna hitap eden, konusunu menkabelerden ya da tarihten alan mesneviler.
a. Konusunu menkabelerden alanlar:
Hz. Muhammed'in ve Hz. Ali'nin savaşlarını anlatan eserler, Battal-nâme ve benzerleri, Makedonyalı Büyük Iskenderle Kur'an'da gecen Zülkarneyn'in aynı kişi olduğu varsayımına dayanan, esas olarak bu efsanevî kişinin hayat çizgisini konu edinen îskender-nâmeler, Manzum Şâh-nâme çevirileri
b. Konusunu tarihten alan mesneviler
Adları ne olursa olsun, belli bir dönemin tarih olaylarını, özellikle seferleri, savaşları ve fetihleri konu edinmiş mesneviler

3. Grup
Sanat yönü ön plânda olan, okuyucunun edebî zevkine bitap eden, ana
çizgisi aşk ve macera olan mesneviler.
" Bunlar arasında, kahramanların beşerî (mecazî) aşktan ilâhî (gerçek) aşka yükseldikleri eserler; kahramanlar arasındaki aşk bütünüyle beşeri olduğu halde, iki âşığın kavuşmasını tasavvuf! mecazlarla örten mesneviler de vardır.
Bu mesnevilerin konulan, çoğunlukla İran ve Arap edebiyatlarından alınmıştır. Bunlardan çeviri ya da serbest çeviri olanlar yanında, ekleme ve çıkartmalar yapılarak, "Türkî libâs giydirilen" mesneviler de vardır. Yine bu tür mesneviler, şairlerin şiirdeki ustalıklarını, hünerlerini göstermeye çalıştıkları eserlerdir. Bu gruba giren belli başlı mesneviler şunlardır Yusuf u Zelîhâ, Leylâ vü Mecnûn, Husrev ü Şîrîn ve Ferhad u Şîrîn, Cemşîd u Hurşîd, Hurşid-nâme, Işk-nâme, Varka vü Gülşâh, Vâmık u Azrâ, Humâ vü Hümâyûn, Edhem ü Hümâ, Vîs ü Ramin, Gül ü Husrev, Süheyl ü Nevbahar, Şem' ü Pervane, Şâh u Gedâ ve Şâh u Derviş, Mihr ü Mâh ve Mihr ü Müşteri, Mihr ü Vefa, Gül ü Bülbül, Gül ü Nevruz, Niyaz- nâme-i Sa'd u Hümâ, Gûy u Çevgân, Işret-nâme, Hayrâbâd, Heft-peyker (Behrâm-ı Gûr). Heft-Hân, Beng ü Bade…

4. Grup
Şairlerin gördükleri, yaşadıkları olayları anlatan, toplum hayatından kesitler veren; kişileri, meslekleri, düğünleri ve belli yöreleri tasvir eden mesneviler. Bu eserler yerli konuları işlediklerinden, eski edebiyatımızın mesnevi alanındaki en orijinal örnekleridir. Bu gruba giren başlıca eserler şunlardır: Ta'rîfât veya Ta'rîf-nâmeler, Şehr-engîzler, Sûr-nâmeler, Sergüzeşt ve Hasbıhaller... Bunlardan şehr-engîz türündeki eserlerden kimileri yöresel tasvirler verir.

Mesnevilerde "konunun işlendiği bölüm"ün plân yönünden önemli farklı¬lıklar gösterdiğim daha önce bildirmiştik. Çoğu mesnevide, bu bölümün plânı birbirinden farklı olmakla birlikte, kimi eserlerde birbirine benzer plânlarla da karşılaşıyoruz. Burada yukarıdaki tasnifte sıraladığımız gruplardan yola çıkarak, plân yönünden özellik gösteren mesnevilerden örnekler vereceğiz.

1. Grupta yer alan eserler arasında plân yönünden birbirine benzeyen mesnevilerin başında "Kırk Hadis" ve "Yüz Hadis" çeviri ve şerhleri gelmektedir. Bu mesnevilerde, önce ele alınan "hadîs"in çeviri veya şerhini veren parça, sonra da o parçanın özüne uygun hikâye kısmı gelir. Böylece eserin ana bölümü kırk veya yüz hadisin çeviri veya şerhi ile bir o kadar da hikâyeden oluşur. Hazini ve Hakânî'nin "Kırk Hadis"leri " ile Hatiboğiu'nun "Ferah-nâme" ve Âlî'nin "Subhatü'l-Uşşâk adlı yüz hadisleri plân yönünden benzeşirler.

İran'da yazılıp çok sevilmiş bir mesnevi, birkaç Türk şairince çevrilmişse, bu çeviriler arasında plân yönünden benzerlik bulunması tabiîdir. Ancak bu benzerlik, çeviri olmayan eserler arasında da görülebilir. Aynı mesneviye "nazire ve cevap" olarak yazılmış mesnevilerde "konunun işlendiği bölüm" plân yönünden birbirine benzeyebilir. Burada, Nizamî'nin Mahzenü'l-esrâr'ına yazılmış nazireleri örnek olarak gösterebiliriz:

İran edebiyatında, Emir Husrev'in Matla'u'l-envâr'ı, Hâcû-yı Kirmâni'nin Ravzatü'l-envâr'ı ve Molla Câmî'nin Tuhfetü'l-ahrâr'ı Nizâmî'nin eserine naziredir. Türk edebiyatında, Nizâmî'nin eseri başta olmak üzere, yukarıda adı geçen mesnevilerden çoğuna nazireler yazılmıştır: Azerî İbrahîm Çelebi'nin Nakş-ı Hayâl'i ile, Mustafa Cinânî'nin Riyâzü'l-cinân'ı Nizâmî'ye; Âlî'nin Tuhfetü'l-uşşâk'ı Câmî'nin mesnevisine; Atâyî'nin Nejhatü'l-ezhâr'ı ise Emir Husrev'in eserine naziredir. Sıraladığımız bu örnekler arasında plân bakımından tam birlik vardır. Hepsi de ilk örnek olan Mahzenü'l-esrâr'ın plânında birleşirler. Aynı benzerlik, Câmî'nin Sübhatü'l-ebrâr’ı ile ona nazire olan Taşlıcalı Yahya'nın Gencîne-i Râz'ı ve Atâyî'nin Sohbetü'l-ebkâr'ı arasında da görülür.

Mahzenü'l-esrâr, yirmi "makale" ve her "makâle"den sonra gelen bir "hikâye”den oluşan bir mesnevidir. Yukarıda saydığımız nazirelerde de durum aynıdır. Câmî'nin Sübhatü'l-ebrâr'ı ise kırk "Ikd ( =dizi)" dan sonra gelen birer "hikâye"den oluşmuştur. Yahya'nın ve Atâyî'nin eserlerinde de, küçük farklarla, durum aynıdır, öte yandan, Yahya'nın Gülşen-i Envâr ve Rahml'nin Gül-i Sad-berg adlı mesnevilerinin Mahzenü'l-esrâr'a nazire olduğu söyleniri, öyledir de. Ancak bu eserlerle Mahzenü'l-esrâr arasında plân bakımından benzerlik yoktur.

Çeviri veya nazire olmadıkları halde, "konunun işlendiği bölüm"de belli bir plânın uygulandığı mesneviler de vardır. Bunun en güzel örneklerinden birisi de Garib-nâme'dir.

Âşık Paşa, bu eserini on "bâb ( = bölüm)" ve her "bâb"da on "dâstân" olarak düzenlemiştir. Aynca bu mesnevinin her "bâb"ında o "bâb"ın sayısı ile ilgili konular işlenerek, şekil ve muhteva arasında bütünlük sağlanmıştır.

Taşlıcalı Yahya'nın Kitâb-ı Usûl'ünün de kendisine özgü bir plânı vardır. Şair, eserinin önemini vurgulamak istermişçesine, her ana bölümü aynı beyitle bitirir. Bundan sonra da "hikâye" ve "latife" başlıklı parçalar gelir.

2. Grupta yer alan mesnevilerden, Ahmedi'nin İskender-nâme'si ve onun
taklidi olan Ahmed-i Rıdvan'ın İskender-nâme'si "dâstân"lardan oluşan bir
plâna sahiptir. Ahmedî bu destanları "Dâstân veya mukaddime-i Dâstân",
"Matla'-ı Dâstân ve Hâtime-i Dâstân" olmak üzere üçlü bir planla vermiştir.
Destanların uzunlukları ne olursa olsun, başlıklar değişik yazılmış olsa bile, bu
plânı görebiliyoruz.

3. Grupta yer alan mesnevilerde, aynı konuyu işleyen eserlerde bile, plân
yönünden önemli ayrılıklar vardır. Genellikle aşk ve macerayı konu edinen bu
mesnevilerde şairler, olayların takdim-tehiriyle araya küçük parçalar eklemek
veya çıkarmak suretiyle aynı konuda yazılmış başka mesnevilerden farklı bir eser
ortaya koymaya çalışmışlardır.

Bu değişikliklerden biri, belki de en önemlisi ise, "konunun işlendiği bölüm"lerde, kahramanların ağızdan, değişik nazım şekilleriyle, söylenen şiirlerdir. Bunlar arasında sayı bakımından gazeller birinci sırayı alır. Gazel kadar olmamakla birlikte, "kıt'a", "müstezad", "murabba", "muhammes", "tercî" ve "terkîb-i bend" nazım şekillerinin kullanıldığı da görülür.

Mesnevi içinde yer alan bu değişik nazım şekillerinde görülen özellikler şöyle sıralanabilir:

a. Bunlar genellikle kahramanların ağzından söylenir. Bu şiirler bazan
âşığın sevgilisine gönderdiği aşk mektubudur ya da aşk mektubunda yer alır. İki
âşığın karşılıklı olarak şiir söyledikleri de olur. Bazen de asıl kahramanların
yanında bulunan olayın geri plândaki kahramanları, efendilerinin duygularını
dite getirmek üzere şiir söylerler. Mesnevilerde doğrudan doğruya şairin
ağzından söylenmiş şiirler de görülebilir.

b. Şair, mesneviden bu tür şiirlere geçmeden önce, son beyitte bunu haber
verir. Böylece mesnevî ile araya giren şiir arasında bağlantı kurar.

c. Bu şiirlerden pek azında şairin mahlası ile karşılaşıyoruz. Sonunda
kahramanın adı bulunan ya da hiçbir ad bulunmayan şiirler çoğunluktadır.

İçinde bulunduğu mesnevi ile aynı vezinde yazılmış nazım şekilleri vardır; ancak değişik vezinle yazılanlar daha çoktur.

d. Mesnevi içinde değişik nazım şekillerinin yer alması, özellikle gazel yazılması İran edebiyatında başlamıştır. Fakat Türk şairlerinin mesnevîlerindeki gazeller, hem sayıca çok olmaları, hem de nazım tekniği yönünden gazelin bütün özelliklerini taşımaları bakımından dikkat çekicidir. Hatta, bazı şairlerin mesnevîlerindeki gazelleri, divanlarındaki gazeller arasında da görebiliriz.

Yine bu gruba giren mesnevilerden "Heft-peyker" veya "Behrâm-ı Gür" adıyla bilinen eserlerde konu "yedi" bölüm halinde düzenlenmiştir. Edebiyatımıza Nizâmî'nin aynı adlı eserinin çevirileriyle giren bu mesnevinin en orijinal örneğini Nev'îzâde Atâyî "Heft-Hân" adlı mesnevîsiyle vermiştir. Bu mesnevide yedi mekânda yedi hikâye anlatılır.

Konusu aşk olan mesnevilerde olaylar birbiri ardınca sıralanırken, şair konuyla ilgi kurarak başka bir hikâye anlatabilir. Nizâmî'den çevrilmiş Leylâ vü Mecnûn mesnevilerinden Rıdvan'ın eserinde Mecnûn'un durumu anlatılırken değişik yerlerde üç hikâye verilmiştir. Yine bu tür mesnevilerde, kahramanlardan birinin ölümü veya benzeri bir felâket anlatıldıktan sonra şair, cihanın vefasızlığını dile getiren bir başlıkla olayların akışını durdurur. Okuyucuya bu konuda öğütler verir. Şeyhoğlu Mustafa, Hurşid-nâme'de "Boğa Han" hikâyesine girerken onun zalim bir hükümdar olduğunu bildirdikten sonra "Mev'ıza der-şân-ı Zâlimân (= Zalimlerin durumları üzerine öğüt)" başlığı altında öğütler verir.

4. grupta yer alan mesnevilerde beyit sayısı azdır. Gerçi öbür gruplarda da beyit sayısı yüzü aşmayan eserlerle karşılaşıyoruz. Fakat bu gruptaki eserlerde beyit sayısı daima binin altında kalmıştır. Dolayısıyla mesnevinin tamamına yakın bir bölümünü "konunun işlendiği bölüm" oluşturur.

Şehr-engîzlerde beyit sayısı genellikle daha da azdır. Şair, kısa bir "giriş"ten sonra hemen "konunun işlendiği bölüm"e geçer. Burada ele aldığı şehrin güzellerini sırayla kısa kısa tasvir eder.

Sergüzeşt türündeki eserlerde de durum buna yakındır. Bunlar arasında Keçecizâde İzzet Molla'nın Mihnet-keşân’ı sergüzeşt türündeki eserlerin en geniş olanıdır. Bu eserde mesnevi içinde "gazel", "kaside", "kıt'a", "rubâî" ve "tahmis"ler de vardır.

‘’C. Bitiş bölümü’’

Mesnevilerin "bitiş bölüm"leri, plân yönünden "konunun işlendiği bölüm" gibi değişiklik göstermez. "Giriş bölümü"nde olduğu gibi, bu bölüm için de çoğunluğu içine alan bir plân verebiliriz:

Beyit sayısı az olmayan uzun mesnevilerde, "bitiş bölümü" asıl konudan belli başlıklarla ayrılır. Bu başlıklarda çoğunlukla Arapça "hatm (= sona erdirme, bitirme)" mastarı veya aynı kökten türemiş "hatime" sözü vardır. Başlık ya Arapça kurala göre (Hâtimetü'l-kitâb... gibi) ya da Farsça kurala göre yazılmış bir tamlama (Hâtime-i kitâb... gibi) dır. Bunların yanı sıra Arapça-Farsça birleşik isim olan Hatm-şuden-i..., Tamâm-şuden-i ... gibi başlıklar da görülebilir.

Kimi mesnevilerde "konunun işlendiği bölüm"le "hatime" başlığı arasında, "tevhîd", "münâcât", "mev'ize", "temsil", "fahriyye"... gibi başlıklar görülür. Mesnevinin işlendiği konu tamamlandığına göre, bu başlıkları da "bitiş bölümü" içinde saymak gerekir.

Kimilerinde ise başlık, "hatime" yanında başka bir amacı da anlatır: Husrev ü Şîrîn'deki "Hatm-i Kitâb ve Medh-i Sultân Murâd", İskender-nâme'deki "Der Temsil ve Hâtime-i Kitâb", Işk-nâme'deki "Münâcât ve Hâtime-i Kitâb" örneklerinde görüldüğü gibi.

Bir kısım mesnevilerde ise, eser "hatime" başlığından sonra gelen başka başlıklarla biter. Ancak, bu başlıklar genellikle kitabın hangi tarihte ve nerede yazıldığı, kaç beyit olduğu gibi sorulara ışık tutan "Der târih-i kitâb" türünden bir başlık olabileceği gibi, "münâcât" şiiri, okuyucunun hoşgörüsünü ve duasını dileyen parçaların başlıkları da olabilir.

"Bitiş bölümü"nde ister tek, ister birden çok başlık bulunsun şairlerin bu bölümde söylediklerini birkaç madde halinde gösterebiliriz:

1. Tanrı'ya "hamd ü sena" ve dua;
2. Sultana övgü ve saltanatının devamı için dua;
3. Şairin eseriyle ve şairliğiyle övünmesi;
4. Tanınmış mesnevi şairleri ve eserlerini anma;
5. Şairin eserine verdiği ad;
6. Hasetçilere, acemi ve dikkatsiz müstensih (= bir eseri aslına uygun
olarak kopya eden kişi)lerle metni doğru dürüst okuyamayan okuyuculara yergi, bunların esere vereceği zarardan Tanrı'ya sığınma;
7. Mesnevinin beyit sayısı;
8. Mesnevî'nin yazılışıyla ilgili tarihler;
9. Okuyucudan hayır dua isteme;
10. Mesnevinin vezni.

Çoğu mesnevide yukarıda gösterilen maddelerin hepsi birden bulunmadığı gibi, sayılanların dışında kalan noktalar da görülebilir. Burada, "bitiş bölümü"nde en çok karşılaşılan noktalar üzerinde kısa açıklamalarla yetineceğiz:

1. Tanrı'ya "hamd u sena" ve dua
Şairler eserlerinin sonunda "tevhîd" ya da "münâcât" başlıklı kısımlarda bu konuyu işledikleri gibi, "hatime" başlığı altında en başta Tanrı'ya şükredebilirler.

2. Sultana övgü ve saltanatının devamı için dua
Şair bu noktalan da ayn bir başlık altında dile getirebilir. Ancak, zamanın sultanı hakkında söylenenler "hatime" başlığı altında da bulunabilir. Gerçekte bu bölümde anılanlar yalnız sultanlar değildir. Bunlar, şairin eserini sunduğu bir şehzade, bir vezir veya başka bir devlet büyüğü olabilir. Ama söylenenler genellikle birbirine çok yakındır.

3. Şairin eseriyle ve şairliğiyle övünmesi
Mesnevisini bitiren şair, eseriyle övünür. Bu alanda kendisiyle yarışabileceklere meydan okur. Mesnevîsinin her beytinin, hatta her harfinin sırlarla dolu olduğunu, söz ve anlam sanatlarıyla süslendiğini, bu haliyle herkesin ulaşamayacağı bir geline benzediğini söyler. Anadolu'da, İran'da ve Arap ülkelerinde hiçbir eserin, bununla boy ölçüşemeyeceğini; mesnevisinin çeviri olmadığını, başkasının eserini çalmadığını söyler. Bu son iddialar, bazen çeviri veya yararlanma yoluyla yazılmış mesnevilerde bile vardır.

4. Tanınmış mesnevi şairleri ve eserleri
Şairler İran ve Türk edebiyatlannda, mesnevi alanında üstad kabul edilmiş "hamse" sahiplerini ya da bu mesnevi konusunu kendisinden önce işleyenleri anar. Bu anış şairin kişiliğine göre değişir. Kimileri adını saydığı büyük şairleri saygıyla dile getirirken, kimileri de onlardan üstün olduğunu öne sürer. Tabii bunda şairane anlatımın da payı vardır. Mesnevilerde bu bölümde en çok adları geçen şairler; Firdevsî, Attâr, Nizamî, Mevlânâ, Sa'dî, Emir Husrev, Hâcû-yi Kirmânî, Molla Câmî ve Ali Şîr Nevâ'î'dir.

5. Şairin eserine verdiği ad
Kimi mesnevilerde şairler eserlerine verdikleri adı bildirirler. Hatta bu adın, ebced hesabıyla, eserin yazıldığı tarihi verdiğini de görebiliriz. Şairlerin eserlerine iki ad verdikleri de olur.

6. Hasetçilere, dikkatsiz müstensih ve okurlara yergi
Şair eserini bitirirken onu, kıskananların şerrinden koruması; harflerin yazımını birbirine karıştıran, noktalarını alt üst eden dikkatsiz ve beceriksiz müstensihlerden esirgemesi; sözden anlamayan, düzgün okuyamayan okuyucu¬ların eline düşürmemesi için Tanrı'ya yakarır.

7. Mesnevinin beyit sayısı
Bütün mesnevilerde bulunmamakla birlikte, bazı şairler eserlerinin kaç beyit olduğunu bildirirler. Şairin bildirdiği sayı ile eldeki nüshaların beyit sayısı her zaman aynı olmayabilir. Bu durum, şairin beyit sayısını yuvarlayarak vermesinden ya da müstensihlerin ihmalinden kaynaklanır, öte yandan, esere şairin sonradan eklemeler yapması ve önceden verdiği beyit sayısını değiştirmesi de böyle bir sonuç doğurabilir.

8. Mesnevinin yazılışıyla ilgili tarihler
Mesnevi biterken şair, eserin bitiş tarihini değişik yollarla verir. Hatta kimi eserlerde şair, eserini ne zaman yazmaya başlandığını da bildirir. Mesnevinin ne zaman yazılmaya başlandığını bildiren tarih, ay ve gün verilerek gösterildiği gibi, "bahar", "hazan", "sayf (=yaz)”, "şitâ (= kış)" gibi mevsim adları söylenerek de kabaca ifade edilebilir. Mesnevilerde yazılma (telif) işinin bittiği tarihin de birkaç biçimde verildiğini görürüz. Edebiyatımızda ilk dönem eserlerinde, şairin bu tarihi hicri yıl olarak açıkça belirttiğini görürüz. Bu durum, gittikçe "ebced"le tarih verme şekline dönüşmüş.; şairler sadece birkaç harf adı verip, bu harflerin sayı defterlerinin toplamıyla yazılış tarihinin çıktığını anlatmak istemişler; sonraları ise "tarih düşürme" konusunda bilinen her yoldan yararlanmışlardır.

9. Okuyucudan "hayır dua" isteme
Mesneviler sona ererken şair, okuyucudan "hayır dua" beklediğini; en büyük arzusunun rahmetle anılmak olduğunu bildirir; ruhu için "fatiha" okunmasını diler.

10. Mesnevinin vezni
Genellikle dinî ve tasavvufî konulu mesnevilerde şair son beyitlerden birinde eserin veznini verebilir.




Kaynak: Ünver, Doç. Dr. İsmail, Türk Dili, Türk Şiiri Özel Sayısı II (Divan Şiiri), Ankara, 1986.
  #7 (permalink)  
Alt 04-06-2006, 13:42
Hacker - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
Unutulmaz Abone
 
Üyelik tarihi: Dec 2004
Mesajlar: 1.487
Tecrübe Puanı: 55
Hacker maşallah nazar deymez inşHacker maşallah nazar deymez inşHacker maşallah nazar deymez inş
Standart Müstezad


Müstezad
Müstezadın sözlük anlamı "ziyadeleşmiş, artmış, çoğalmış" demektir. Gazelin özel bir biçimine denir. Uzun dizelere, kısa bir dize ekleyerek yazılır. Eklenen bu kısa dizeye ziyade denir. Uzun dizenin ölçüsü mefûlü mefâ'îlü mefâ'îlü fa'ûlün, ziyade dizenin ölçüsü de, ana kalıbın ilk ve son parçalarından oluşan mef'ûlü fa'ûlün'dür. Ziyâdelerin, asıl dizenin anlamını tamamlar nitelikte olması gerekir. Çok zaman bu kurala dikkat edilmeyerek, kısa dizelerden yalnızca şiirin tekdüzeliğini yok etmek için yararlanılmıştır.

Örneğin, îzzet Molla'nın 3 beytini aldığımız' aşağıdaki müşteki "Te'sîr-i lisânın" ve "Bu bâğ-ı fenanın" ziyadeleri "gerçekten ziyadedir" :

Bülbül yetişir bağrımı hûn etti figânın
Zabt eyle dehânın
Hançer gibi deldi ciğerim tîğ-ı zebanın
Te'sîr-i Iisânın
Ah etse n'ola bülbül-i dil meşhedim üzre
Tâ mahşer olunca
Çok çekti gam-ı harını gül-zâr-ı cihanın
Bu bâğ-ı fenanın
izzet ne şeker çiğnedi tûtî gibi bilmem
Açmış yeni bir söz
Reşk ile sulandı yine ağzı şu'aranın
Sınf-ı husemânın (İzzet Molla)

Müstezadın birkaç türlü uyak düzeni vardır. En çok kullanılanlar şunlardır. (Ziyade dizeler ayraç içinde gösterilmiştir.)
a(a) a(a) — b(b) a(a) —c(c) a(a) — d(d) a(a) — e(e) a(a)...
a(b) a(b)—c(c) a(b)—d(d) a(b) — e(e) a(b) — f(f) a(b)…
a(b) a(b)—x(x) a(b) —x(x) a(b) — x(x) a(b) —x(x) a(b)…

a. Müstezad-ı Südâsiye

Uzun dizeleri mefâ'îlün mefâ'îlün mefâ'îlün mefâ'îlün ölçüsünde, kısa dizeleri, yani ziyade dizeler de mefâ'îlün mefâ'îlün ölçüsünde olan müstezadtır. Bu çeşit müstezada, südâsiye denmesinin nedeni, uzun ve kısa dizelerdeki mefâ'îlün parçalarının 6 tane olmasıdır. Uyak düzeni genel tipteki müstezad gibidir.

b. İki ziyadeli müstezad

Ölçü ve uyak düzeni bakımından tek ziyadeli müstezadın benzetilir. Yalnız, ziyade dizeler iki tanedir ve uzun dizelerle uyaklıdır.

Hey hey ne acâib bezemiş hüsn ile Bârî
Bu sûret-i yâri
Bu nakş-ı nigân
Her ehl-i nazar kim göre tahsîn ola kârı
Bu çeşni ü izan
Kalmaya karârı
Ry mutrib-ı dil-keş ele al çeng ü rebâbı
Çâk eyle hicabı
Ref’ eyle nikâbı
Ey sâki-i mevh-veş taşa çal şîşe-i ârı
Sun câm-ı ukârı
Def’ eyle humârı
Uşşâkı katâr eyledi aşk içre Muhammed
Ol şâh-ı mümecced
Ol matlab-ı maksad
Ey üştür-i dil sen olagör pîş-i katârı
Çok aşk ile bârı
Ye derd ile hârı


Başka bir şairin gazeline ziyadeler ekleyerek de müstezad yazılabilir.
  #8 (permalink)  
Alt 04-06-2006, 13:46
Hacker - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
Unutulmaz Abone
 
Üyelik tarihi: Dec 2004
Mesajlar: 1.487
Tecrübe Puanı: 55
Hacker maşallah nazar deymez inşHacker maşallah nazar deymez inşHacker maşallah nazar deymez inş
Standart II. Bentlerle Kurulan Nazım Şekilleri


II. Bentlerle Kurulan Nazım Şekilleri

A. Tek dörtlükler


Rübâi
Rubai, 4 dizelik ve kendine özgü ayrı ölçüsü olan, bağımsız bir nazım biçimidir. Birinci, ikinci ve dördüncü dizeleri uyaklı, üçüncü dize serbesttir (a a x a). Rubainin üçüncü dizesine uyaksız olmasından dolayı hasî (hadım) adı verilir. Rübâi için terane, dü-beyt, çâr-mısra', çehâr-mısra' terimleri de kullanılır.

Rubainin, aruzun hezec bahrinden olan 24 kalıbı vardır. Bunlar, ahreb ve ahrem diye ikiye ayrılır. Her iki kümede de 12 kalıp bulunur. Mef'ûlü parçasıyla başlayan kalıplar ahreb, mef'ûlün parçasıyla başlayanlar ahrem kümesini oluşturur. Türk edebiyatında yalnız ahreb kalıplan kullanılmıştır. Şair, aynı kümeden olmak üzere, rubaide ayrı ayrı kalıplan karışık olarak kullanır. Rübainin her dizesi ayrı bir ölçüde olabildiği gibi, dört dizesi de aynı ölçüde olabilir. Genellikle bir rübâide iki kalıp kullanılmıştır. Bu iki kalıptan biri, birinci, ikinci ve dördüncü dizede, öteki de üçüncü dizede kullanılır ki bu düzen rubainin, üçüncü dizede en güçlü düşünceyi söyleme ve uyumu sağlama ilkesine uygundur.

Türk edebiyatında en çok kullanılmış rübâi kalıpları şun'ardır:
mef'ûlü mefâ'îlü mefâ'îlü fa'ûl
mef'ûlü mefâ'îlü mefâ'îlün fa'
mefûlü mefâ'ilün mefâ'îlü fa'ûl
mef'ûlü mefâ'ilün mefâ'îlün fa'

Rübâiler, "divan tertibi"nde, rübâiyât bölümünde uyaklarına göre sıralanır.
Rübâi, İran edebiyatından Türk edebiyatına geçmiştir. Çeşitli konularda yazılır. Şair, dünya görüşünü, felsefesini, tasavvufi düşüncelerini, maddi ve manevi aşkını en özlü bir biçimde ancak bu biçim içinde anlatabilir.

Türk edebiyatında XIV. yüzyıldan sonra rübâi yazılmaya başlanmıştır. XVII. yüzyıl şairlerinden Azmîzâde Haleti rubaileriyle tanınmışsa da, bu yolda büyük başarı gösterememiştir. Yine XVII. yüzyıl şairlerinden Nabî, divanını tertip ederken, her harf ile başlayan gazellerin başına aynı uyakta bir rübâi koymuştur.

Rübâi, ince duygu ve düşüncelere, nükteli buluşlara çok uygun olduğundan, divan edebiyatı nazım biçimleri içinde günümüze kadar canlılığını yitirmeden yaşayabilmiş tek biçimdir.

Örnek:

(1, 4. dizelerin ölçüsü: mefûlü mefâ'ilün mefâ'îlü fa'ûl) (2, 3. dizelerkr ölçüsü: mef'ûlü mefâ'îlü mefâ'îlü fa'ûl)

Mecnûn iki "lâ-ilâhe illâ" der idi
TeklîM şu'ûr eyleseler "lâ" der idi
Ol mertebe meşgul idi Leylâ ile kim
Mevlâ diyecek mahalde "Leylâ" der idi (Yenişehirli Avnî )

(Bütün dizelerin ölçüsü : mefûlü mefâ'îlü mefâ'îlü fa'ûl)

Eslâf kapıldıkça güzelden güzele
Fer -vermiş o neşveyle gazelden gazele
Sönmez seher-i haşre kadar şi'r-i-kadîm
Bir meş'aledir devr edilir elden ele (Yahya Kemal Beyatlı)

a. Rübâi-i Musarra'

4 dizesi de birbiriyle uyaklı rubailere denir. Fakat, böyle rubailerde, uyaklı olmasından dolayı üçüncü dizede uyum değişikliği olmadığından, dördüncü dizede asıl söylenmek istenen duygu ve dü¬şünce güçlü bir etki bırakmaz.

Şairler, rubailer de genellikle mahlas kullananazlar. Fakat mahlas kullanılmış rubailere de rastlanır.



Kaynak: DİLÇİN, Cem, Örneklerle Türk Şiir Bilgisi, 6. bs. Türk Dil Kurumu Yayınları, Ankara, 2000. [/b]
  #9 (permalink)  
Alt 04-06-2006, 13:47
Hacker - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
Unutulmaz Abone
 
Üyelik tarihi: Dec 2004
Mesajlar: 1.487
Tecrübe Puanı: 55
Hacker maşallah nazar deymez inşHacker maşallah nazar deymez inşHacker maşallah nazar deymez inş
Standart Tuyuğ


Tuyuğ (Tuyuk)
Tuyuğ, uyak düzeni rübâi gibi olan ve aruzun yalnız fâ’ilâtün fâ’ilâtün fâ’ilün kalıbıyla yazılan, 4 dizelik bir nazım biçimidir. Birinci, ikinci ve dördüncü dizeleri uyaklı, üçüncü dizesi serbesttir (a a x a). Halk edebiyatında, onbirli kalıpla meydana getirilen mâni biçimindeki şiirlere de duyuğ denir.

Tuyuğ, yalnız Türk edebiyatında görülür. Halk edebiyatındaki mâni biçiminin karşılığı sayılabilir. Manide olduğu gibi tuyuğ da da ve genellikle cinaslı uyak kullanılır. Bu biçime daha çok Azeri ve Çağatay edebiyatlarında rastlanmaktadır. Edebiyatımızda en yok tuyuğ yazmış şair Kadı Burhaneddin'dir. Divanında 169 tuyuğ vardır,İvaz Paşzade Atayî, Nesimî ve Ali Şir Nevaî de tuyuğlarıyla tanınmıştır. Nesimî'nin tuyuğlarının çoğu musarra'dır. XVI. yüzyıldan sonra edebiyatımızda hemen hemen hiç tuyuğ yazılmamıştır. Kadı Burhaneddin’den bir örnek:

Dilberin işi itâb u nâz olur
Çeşmi câdû gamzesi gammaz olur
Ey gönül sabr et tahammül kıl ana
Yâra erişmek işi az az olur

Musarra' Tuyuğ

4 dizesi de uyaklı olan tuyuğdur. Nesimî'den örnek:

Alemi yüzün gül-istân eylemiş
Bülbülü ser-mest ü hayran eylemiş
Anberîn zülfün perişan eylemiş
Mâhım ebrinde pinhân eylemiş


Kaynak: DİLÇİN, Cem, Örneklerle Türk Şiir Bilgisi, 6. bs. Türk Dil Kurumu Yayınları, Ankara, 2000.
  #10 (permalink)  
Alt 04-06-2006, 13:49
Hacker - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
Unutulmaz Abone