Amat, Galata'dan Demir Aldı
Geçmiş zamanı fantezi damağımıza uygun tatlandıran İhsan Oktay Anar'ın yeni kitabı Amat ile Akdeniz'in esrarengiz derinliklerine doğru heyecanlı bir kalyon yolculuğuna hazırlanın...

Galata ve çevresi şüphesiz İstanbul'un en eski ve en özel yerlerinden biridir. Bilge ve şakacı bir ihtiyar gibi, her köşesinde ayrı bir sürpriz saklar bu semt.
İstanbul ile İhsan Oktay Anar okuduktan sonra tanışanlardansanız, gerçekten de bu semtte yürürken sokağın köşesinden dönünce başka bir dünyaya dalacakmışsınız hissi duyarsınız. Mekan olarak değil ama zaman olarak uzak bir dünyadır burası.
Bu dünya, Sinan’ın Kurşunlu Han'ın çeşmesinde kullandığı eski Roma sütununun kulağımıza fısıldadığı o geçmiş zaman hikayelerinden fırlamış gibidir. Uzun İhsan Efendi'nin tarih, felsefe ve sonsuz bir hayal gücünün ışığında önümüze serdiği bambaşka bir İstanbul'dur.
Amat, İhsan Oktay Anar'ın kendisi de bir efsaneye dönüşen 7 yıllık sessizliğinin ardından yaptığı güzel bir sürpriz. Tekrar etme hastalığından özenle sakındığı anlaşılan yazar, bu sefer o kendine has 247 kahramanını, 247 meşe ağacından yapılan bir kalyona bindiriyor. Tarih boyunca Galata'ya hayat veren liman, bu sefer yıldızı ölümü gösteren esrarengiz gemi "Amat"ı ondan alıyor ve Akdeniz'de uzun bir yolculuğa çıkarıyor.
Tanrının günahkar kullarından oluşan Amat mürettebatı, yol boyunca Venedik gemilerine, Malta'daki St.Jean şövalyelerine ve hatta Osmanlı kalyonlarına bile meydan okuyor. Bu garip isimli kaptanın garip isimli gemisinin lombarları açılıp salya edilen ejderdehan ve kolomborne topları gürledikçe, mürettebatın kaderi de kararıyor ve sonunda sislerin ardından gelen "kara ölüm" ile tanışıyorlar.
Amat'ın uğursuz bir günde yola çıkan kahramanları, Puslu Kıtalar Atlası'nda olduğu gibi metaforik isimler taşıyor. Navarin'de karısını kaybettikten sonra ölmemeye yemin eden sert ve kibirli Süleyman Reis'in rüzgara hükmeden Hz. Süleyman'a; geminin marangozu Nuh'un, Nuh Peygamber'e; Amat'ın borucusu İsrafil'in ise kıyamet günü suru üfleyecek olan İsrafil'e koşut olduğunu görüyoruz. Şeytana papucunu ters giydiren ve hatta belki de şeytanın ta kendisi olan Divayol Paşa ise hikayenin karanlık yüzü olarak karşımıza çıkıyor.
Okurları onun hikayelerini Tim Burton'dan başkasına yakıştıramasa da Anar, film hakları Mustafa Altıoklar'ın elinde olan Puslu Kıtalar Atlası'ndan sonra müthiş bir senaryo daha yazmış. Amat, Manchevski'nin ünlü filmi Yağmurdan Önce gibi zamanın hapsedildiği ve dairenin asla tamamlanamadığı bir hikaye. Post-modern romancılığın tüm inceliklerini kullanarak çıktığı bu yolculukta okuyucuyu ölüm, ölümsüzlük, gerçeklik ve zaman kavramları üzerinde düşünmeye zorluyor.
Yazarın diğer kitaplarında yaptığı gibi Amat'ta da hikaye içinde hikaye anlatıyor. Asıl öykünün içine her birinden bir başka roman çıkabilecek müthiş hikayeler saklamaya devam ediyor. Yazarın, Osmanlıca'yı ve denizcilik terimlerini sıklıkla kullandığı paragraflar, onun diline alışık olmayanlar için zorlayıcı olsa da, kitabın damakta bıraktığı çok özel tadın sırrı da zaten bu emsalsiz dilde yatıyor.
Bütün bunların yanında, kitap ağır ağır, sindire sindire okunmaya çalışılsa bile yine de olması gerektiğinden daha erken bittiği hissini bırakıyor okuyucuda. Kitabın en müthiş bölümü olan finali, yazardan beklenmeyecek şekilde geçiştirilmiş gibi sanki. Umalım ki Uzun İhsan Efendi 7 yıl gibi uzun bir ara vermeden yepyeni hikayeleriyle gelir ve bizi bu hissiyattan kurtarır...
Eray Hökelek