Abonem.COM Forumları  - Müzik, Kültür Sanat, Atatürk, Sağlık, Aşk, İslam, Güvenlik, Oyun, Spor, Donanım  

Geri git   Abonem.COM Forumları - Müzik, Kültür Sanat, Atatürk, Sağlık, Aşk, İslam, Güvenlik, Oyun, Spor, Donanım > Osmanlı Tarihi > Osmanlı Tarihi Genel
Kayıt ol Yardım Üye Listesi Ajanda Arama Bugünki Mesajlar Forumları Okundu Kabul Et

Osmanlı Tarihi Genel Osmanlı Tarihi Genel Bölümüdür. Bu bölümde diğer Osmanli Tarihi Bölümlerine uymayan bilgileri paylaşabilirsiniz.

Cevapla
 
LinkBack Seçenekler Stil
  #1 (permalink)  
Alt 12-17-2006, 01:07
freem@n - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
Abone
 
Üyelik tarihi: Dec 2006
Mesajlar: 47
Tecrübe Puanı: 0
freem@n Paylaşmaya Yeni Başlamış
Standart Osmanlı Tarihinde Bilim -2-


fikir ve mütalaasından yaralanmış ve kendisine mülk arazi vermişti]

Fatih külliyesinin yani Sahn-ı Seman medreselerinin asıl semere verdiği devir 15. yy sonlarıdır. Bayezid ve Cem Sultan ile Bayezid’in oğulları itinalı bir surette öğrenim görerek bulundukları illerde ilim hareketlerinin başında bulunmuşlar ve eserler yazdırmışlardır.(s: 629)

Medresede okutulan derslere dair alimlerin yazdıkları şerh, haşiye ve talikat gibi( Şerh, bir eserin metninin açıklamısıdır; haşiye de şerhinin açıklamısıdır; talikat ise eserin herhangi bir kısmının açıklamısıdır) bir çok kitaptan başka bu bir yüzyılda çeşitli ilim ve fenlere ilişkin bir çok telif ve tercümeler de yapılmıştır.Bunlardan Fatih Sultan Mehmet namına heyetten Ali kuşçu’nun telif ettiği Muhammediye ve aynı hükümdar adına Sivaslı Şeyh ibrahim Tennur Aşık’ın türkçe manzum Gülzarname adlı tasavvufi eseri ve Farsça’dan türkçe’ye bir sözlük olan ve Hasan b. hüseyin İmadü’l-karahisar i tarafından tertip ve tercüme olunan Şamilü’l-luga, Molla Güranı Ahmet Şemseddin tarafından aruzdan altı yüz beyitlik Şafiye manzumesi ve başvezir Mahmut Paşa adına İsfahanlı Şeyh Ali b. Fethullah tarafından Farsça yazılan ve edebi ve tasavvufi bir eser olan Menazırü’l-leyl ve’n-nehar ve ulemadan Musannifek demekle ünlü Ali b. Muhyiddin Mehmed’in, Mahmut paşaya ithaf ettiği Farsça Siyasetname ve yine aynı vezir namına telif edilip önemli bir tarihi eser olan Enveri’nin manzum Düsturname’si Fatih devrinde yazılmış eserlerdendir. Balıkesirli Deylekt oğlU Yusuf’un fıkıhtan manzum Vikaye tercümesi de bu 15. yy’a attir. Fatih Sultan Mehmet’in nedimi Şair Aşki’nin divançesi padişaha övgülerle doludur.

2. Bayezid adına Şeyh Mahmut b. İbrahim tarafından 1495'te yazılan Gülşen-i İnşa adlı eser Yeni cami kitapları arasındadır. Amasya Darüşşifası tabibi Sabuncuoğlu’nun öğrencisi Muhyiddin Mehi tarafından yazılan ve tabip Hacı Paşa’nın tıptan teshil ismindeki eserinin Türkçe nazmı olan Nazmü’t-teshil ve yina yanı hükümdar namına Uzun Firdevsi’ nin (s: 630) Şehname’si ile Kıssa-i Midilli veya Kutubname ve Arapça’dan Farsça’ya bir sözlük olan Musarrahatü’l-esma ve Mehmed adında bir şair tarafından kaleme alınan ve Şemail-i Nebeviyye’ye ait olup üç bab üzerine tertib olunan Gülistan-ı Şemail ve muhtelif ilimlerin mevzularından bahsedip Tabib Şirvanlı Şükrullah tarafından kaleme alınan Riyazu’l-ulum ve yine 2.Bayezid adına bir çok eser yazılmıştır.

Yavuz Sultan Selim zamanında da çeşitli eserler yazılıp padişaha sunulmuştur. Örneğin Mirim Çelebi , Ali Kuşçu'nun kozmografyadan Fethiyye isimli eserini açıklayarak Yavuz Selim’e sunmuş ve böylece kazaskerliğe terfi etmiştir. Hekim Şah Kazvini de Hayatü’l-hayvan isimli eseri Farsça’ya-Yavuz adına- tercüme etmiştir. Yine Kazvini tıbdan muhtasar olarak Sultan Sülyman namına kalemae aldığı Aristo’nun İskender’e nasihatnamesi ve Anadolu beylerbeyiHasan Paşa adına 1504'te Yusuf b.Cüneyt ’in ( Çullu Sinan) yazdığı ilm-i feraize dair Türkçe eser(Muzhar fi ilmi’l-feraiz) 16.yy başlarında yazılan eserlerden bir kısmıdır. Ali Kuşçu’nun Risale-i Vaziye şerhi 2. Mehmet adınadır. Risale-i Vaziye kadı Adud’un olup Ali Kuşçu şerh etmiştir. Bu eser, herhangi bir kelimenin genel ve özel anlmalarını açıklar ve bunların vazı ve tahbsisinden bahseder. Bir nüshası İstanbul’da umumi kütüphanededir.

Şehzade Alemşah b. Bayezid’in oğlu Osman Çelebi namına yazılan ve Şir’atü’l-islam tercümesi olan Ravzaü’l-İslam ve Şehzade Cem namına Tirmizli Seyyid Celalüddin Ebu Cafer tarafından Türkçe olarak yazılan Tecvit’ten ve şehzade Ahmet b. Bayezid adına Cemalüddin Aksarayi tarafından yazılan Şemsiyye fi te’vili’l-kelimati’s-sıddıkıyye isimli eserler de 15. Yy’ın ikinci yarısıyla 16. yy’ın başlarına ait teliflerdendir. Yine aynı yy sonlarında veya 16. Yy başlarında Amasya valisi Şehzade Ahmet, oğlu Süleyman (s: 632) için Farsça bir sözlük düzenlenmesini emretmiş adı bilinmeyen bir alim Camiu’l-Fürs adlı bir sözlük yazmıştır.

(Uzunçarşılı, s: 629-633...)



“Klasik dönemde Osmanlı bilim literatürü medrese çevrelerinde oluşmuştur. Osmanlı bilim adamları, hazırladıkları ders kitaplarının yanında İslami ilimlerde olduğu gibi matematik, astronomi ve tıp konularında da birçok orjinal telifler ve tercümeler üretmişlerddir. Bu eserler, Osmanlı bilim adamlarının bildikleri üç dilde, Arapça, Türkçe ve Farsça dillerinde yazılmıştır. Başlangıçta bu eserlerin büyük bir kısmı Arapça olarak yazılmış, ancak Türkçe’nin kullanımı 15. yy’dan itibaren artarak 18. yy’dan sonra ilmi eserlerin çoğu bu dilde yazılmaya başlanmıştır. 1727 yılında İstanbul’da ilk matbaanın kurulmasıyla Osmanlı Türkçesi, modern bilimlerin aktarılmasında en çok kulanılan dil haline geldi.

Anadolu'da yetişen ve ilk eserini telif ettikten sonra Semerkand’a yerleşen Bursalı Kadızade-i Rumi (öl: 1440) Osmanlı bilim gelenek ve literatürünün oluşmasına ilk önemli katkıyı yapmıştır. Astronomi ve matematik alanlarında Şerh el- Mülahhas fi’l- Hey’e ve Şerh Eşkal al- Te’sis gibi Arapça eserleri bulunan Kadızade, Semerkand Medresesinin başhocası olmuş, Semerkand’da Uluğ Bey’in (öl:1449) kurduğu rasathanenin müdürlüğünde bulunmuş ve Farsça bir eser olan Zic’i Gurgani ’nin (Zic-i Uluğ Bey) telifine katılmıştır. Ayrıca Risale fi İstihraci Ceybi Derece Vahide isimli eserinde bir derecelik yay sinüsünün hesaplanmasını basitleştirmiştir. Kadızade-i Ruminin eserleri yanında, Türkistan’dan Osmanlı ülkesine gelerek matematik ve astromonmi ilmini yaygınlaştıran iki öğrencisi Ali Kuşçu (öl: İstanbul1474) ile Fethullah el-Şirvani (öl: 1486) de Osmanlı bilimine etki yapmıştır. Kadızade, Şerh Eşkal el-Tes’is adlı eserinin önsözünde, evrenin yaratılışını ve sırlarını düşünen filozofların, dinsel konularda fetva veren fakihlerin, devlet işini yürüten memurların ve yarıgı işini gören kadıların geometri bilmeleri gerektiğine işaret eder. Bilimin dünyevi, felsefi ve dini sahalardaki gerekliliğini göstermiştir. Bu anlaşyış, klasik dönem Osmanlı biliminin genel bir özelliğidir. Ancak modernleşme döneminde ise Batı kaynaklı insanın bilim ve teknoloji aracılığıyla doğaya egemen olma fikri, Osmanlı alimlerinin İslamiyete dayalı inançlarından dolayı yabancı oldukları bir fikirdi.”

Osmanlı-Batı Kültür İlişkileri

Kültür deyince,top tüfekten modaya, yasalardan devlet yönetimine bütün unsurları anlıyoruz. Bilim de kültür denen büyük kitabın bir bölümü. “Osmanlılar 19. yy’a kadar yalnız teknik unsurları almayı kabul ettikleri halde 19. yy’da yönetim (idare), yasalar(kanunlar )ve hatta adetlerde batıdan alıntılara başladılar. Bununla birlikte 19. yy’dan önce de sıkı kültür ilişkisi sonucu bazı adetler girmiştir. Örneğin 14. yy’da sakal kesme Osmanlı toplumunda önemli bir sorun olmuştu. halk görüşlerini yansıtan anonim tevarih-i Al-i Osman, 1. Bayezid’in Ankara felaketini yorumlarken der ki, onun zamanında Osmanlı beyleri frenkleri taklide koyuldular,sakal kesmeye başladılar, o yüzden başımıza bu felaketler geldi. Bu basit görünen sorunun aslında derin bir soyolojik anlamı vardır. Bu sembol ,aynı zamanda seçtiğimiz değed sisteminin herkesin önünde, herkese karşı ilan etmektir. Osmanlı kültürü gibi, değer sistemini,görünür bütün yaşam biçiminde ifadeye özen gösteren bir kültür için,sembolik kültür unsurlarının özel bir önemi vardır. Bu kimlik ve statü ayırımını Osmanlı, mezar taşında bile ifadeye özen göstermiştir. Bir Osmanlıyı, giyim biçiminden, müslüman mı, gayrimüslim mi, hatta yahudi mi, hıristiyan mı, devlet memeru mu, sanatkar mı, tüccar mı, derhal ayırt edebiliriz.

Kültür unsurlarını, değer sistemi, yani dinle bağımlı olanlar ve yansız (nötr) olanlar diye ikiye ayıranlara(Ziya Gökalp) hak vermek gerekiyor. Giyim kuşam gibi,Batının kültün kimliğini belirten unsurlarını reddetme, özellikle çöküş devrinde kuvvetlidir. Yansız (nötr) kategori içine,bütün teknik ve teknolojik araçları ve pozitif ilmi koyabiliriz. top tüfek yappımı,para basıman gümrük idaresine kadar herşey, bu kategoriye girer. Dışarıdan bir korkusu olmadığı yükselme çağında Osmanlılar,batıdan kültür aktarmaları yaparken hiç çekinme göstermemişlerdir.tersine Osmanlılar, başarılarını başlangıçtan beri,maddi güçlerini arttıran yenilikleri benemsemekte bulmuşlardır. Bu konuya tekrar döneceğim. Burada belirtmek istediğim şey, accultaration sürecinde davranışı belirleyen sosyal-psikolojik faktörlerin önemini belirtmektir. Öbür taraftan yansız (nötr) dediğimiz teknikler,hatta ticaret eşyası yine de bir kültürür parçasıdır ve ornu kullanan bir acculturatiion sürecine girmiştir. Osmanlı seçkin sınıfı,batıdan teknik birimleri alırken aynı zamanda yaşam biçimiyle ilgili adetlmeri de ister istemez taklide başlamıştır ve bu sebeple, yüzde yüz gelenekçi olan halk kitlelerinin tepkisi de aynı dönemde ortaya çıkmıştır.

Öbür taraftan denmiştir ki, bir kültür unsuru kendi -iç değeri dolaysıyla yayılmaz, onu taşıyan fert veya toplumun prestiji esastır. Osmanlılar, Batı yaşam tarzı ve değer sistemiyle ilgili şeyleri,Viyana bozgunundan sonra alır oldular.Yirmisekiz Mehmet Çelebi’den önce, Batı kültür ve medeniyetine hayranlığı (s:426) hiçbir Osmanlı onun gibi duymamış ve ifade etmemiştir. Başka deyimle, batı, 18, yy’da beğenilen, taklit edilen bir prestige-culture haline gelmiştir. Rokoko Mimarisi ile birlikte o zaman ekabir evlerinde frenk eşyası ile döşeli frenk odaları döşenmeye başlanmıştır.

Kültür unsuru iktibasında, böylece bir hiyerarşi ortaya çıkıyor. İlk ve en önemli aktarmalar silahlarda olmuştur. Savunma aracı, kültür değişiminde özel bir önem taşır. belli bir toplum, yalnız değer sisiteminin de ötesinde bizzat kendi varlığının tehdit altına girdiğini görünce, düşmanın silahını almakta tereddüt göstermez. Burada içgüdü ve rasyonel düşünce sosyo-psikolojik faktörler ve değer hükümlerini geride bırakır. Osmanlı-Türk tarihi bunun açık örneklerini vermiştir.Aslında İslam kültürü,başlangıçtan beri,bu noktada kesin davranışını belirlemiştir. Düşmanı yenmek için onun silahını ve kullandığı taktiği taklit etmek dine aykırı değildir hükmü, İslamın doğuşuhda yerleşmiş bir ilkedir.

Batı ilimlerinden memleketimize giren ilik ilimler de savunma ile ilgili olanlardır. Mühendishane, askeri ilimler iligili pozitif ilimlerin okunduğu bir okul olarak açılmıştı.

Daha önce batı tıbbi ve coğrafya, pratik önemleri dolaysıyla,Türkçe’ye çeviriler şeklinde 17. yy’da aktarılmış, okul programlarında acak sonraları 19. yy’da meslek mekteplerinde yer almıştır.

Islahat yanlısı İslam uleması,silah-araç kavramının sınırlarını ziyadiseyle genişleterek Islam’ın ve İslam topluluğunun devamını ve yararını sağlayan her çeşit aracı, ilim ve tekniği bu kavram içine aldılar. Hemen kaydetmeliyim ki, Osmanlı devleti doğşundan beri, bu prensibe göre,Avrupa kapısında bir acculturation süreci içine girmişti. 1444'te Haçlı istilası karşısında Rumelide gerileme toptan bir kaçış halini almıştı. Osmanlı yöneticileri, o zaman düşman silah ve taktiğini anlamkta tereddüt etmediler. Tüfenk ve tabur-cengi denen Wagenburg savaş taktiği o zaman alındı ve Osmanlı fütuhatının en önemli faktörlerinden biri oldu. Türkler daima batının saldırısını ön cephede göğüslüyen bir İslam toplumu olarak,İslamın savunma ve baka farizasını,çok defa en yüksek vazife saymışlardır.Bazı modern tarihçiler, Osmanlı devletinini Şeirata aykır görünen kanunlarını uyuladığını işaret ederler.Aslında,Osmanlı-Türk tarihi,zaruretler karşısında bir yenilikler ve modernleşme tarihidir. Bu Osmanlı kültür iktibasları olmasaydı,örneğin ateşli silahlar karşısında alınmasaydı yalnız Türkiye değil,İslam alemi bugün batı karşısında bambaşka(s:427) bir duruma düşmüş olurdu. Osmanlılar 16. yy’da,silahlarını ve gemilerini kendiyleri yapacak derecede bir teknoloji potansiyeline sahiptiler.

Batı teknolojisiyle birlikte, onun ilim prensiplerini ve sosyal-kültürel gereklerini bir bütün olarak kabul eden modern Türkiye, bu gelişimin tabii ve son halkasıdır. İslam milletlerinden herbiri, tarihi koşullara uyarak cçeşitli yapılar kazanmışlardır. Herbiri için bu sonuç,bir baka-varolma sorunudur. Başka bir deyimle,tarihi koşulları sonucucu Türkiye bugün İslam toplumlara arasında şüphesiz batı acculturation’ın en ileri aşamada olduğu bir memleketttir ve bu Türkiye için bir varolma sorunu olarak gelmiştir.

Kültür unsurlarının alınmasında rol oynayan şartları incelerken kısaca,savunma gereği,taklit, prestij ve ekzotizm, yani yabancı kültürlere merak ve hayranlık gibi sosyo-psikolojik faktörlere işaret ettik.bu koşullar yanında ,maddi bakımdan sosyal teması sağlayan ticaret, yabancı ticarete açık liman kentleri,iki kültür arasında aracı grupların varlığı,sürgün ve göç, din değiştirme veya yabancı uzman istihdamı gibi koşullar ve faktörler de son derece önemlidir. Osmanlı kültür değişiminde,kapitülasyonlar,Galata, İzmir, Selanik,Beyrut gibi liman şehirlerinde batılı tüccar gruplarının yerleşmesi,levantenler,aracı Rum, Yahudi, Ermeni ve nihayet muhtediler kesin rol oynamışlardır. Klasik Osmanlı döneminde,15.-16. yy’larda,çok önemli kültür taşıyıcılar,sürgünler ve muhtedilerdi. 1492'de İspanya’dan türkiyeye Yahudi göçü,tekstil,silah yapımı ve başka alanlarda önemli bir teknoloj i transferine yol açtı. Bir sanat veya sanayi transferinde, o sanatı yapanları gruplanr halinde nakil, Avrupa’da ve Osmanlı İmparatorluğunda daima uygulanmış bir yöntemdir. Bu yöntem, uzun sosyal kültürleşme yerine, zorlayıcı ve süraatli bir kültür transferi sağlayan bir yöntemdir.

Osmanlılar, bu yöntemi uyguladığı gibi,sarayda çeşitli milletlerden sanatkarları gruplar halinde teşkilatlandırmışlardı. Resim ve nakış sanatında Anadolu Türkleri Taife-i Rumiyan , İranlılar Taife-i Acemiyan ve Avrupalılar Tafe-i Efrenciyan diye ayrılmışlardı. Tabipler de böyle bir ayrılığa tabi idiler. Müteferrikalar arasında frenklerden mühendis ve başka teknik adamlar bulundurulur ve gerektiğinde maharetlerinden yararlanılırdı. bu sistem,18.yy’da değişti, frenkler,yani Avrupalılar açılan meslek okullarında öğretmen olarak kullanılmaya başlandı (H.İnalcık,O.İmparatorluğu, s: 428).

Özetle,bir kültür unusuru olarak modern ilim metotlarının transferini de sosyo-psikolojik ve maddi koşullar hazırlar. Bu yöntemlerin yerleşip devamını garanti eden belli bir soyal-kültürel çevrenin o toplumda ortaya çıkmış olması şarttır. Osmanlılarda daha 16. yy sonlarında modern bir rasathane(gözlemevi) kurludu,fakat yaşayamadı; 18. yy’da matbaa ve mühendishane sürekli bir varlık ve gelişme göstermediler. bununla birlikte, müspet ilmin bir kültür unsuru olarak özelliği nötr olmasındadır. Bir medreseli pek ala bu yöntemlere hakkı ile vakıf olur,İslam’da bu gelenek çok eskidir. Fakat bu müspet ilim yöntemleri,gelişmemiş,sosyal ve ekonomik hayata girmemiş,bir teknolojiye vücut vermemiştir.

Bazı sosyologlara göre, ilmi-rasyonel zihin yapısının sosyal bir nitelik kazanması,geleneksel patrimonial bir topmlumda mümkün değildir. sanıyorum, Osmanlılarda ilim tarihi daha ziyade bu noktayı vurgulamaktadır. Osmanlı tarihinde kültür değişimned bürokratlar kesin rol oynamıştır. Ulema, Şeiat’ın mutlak bütünlük ve kontrolünü sağlamaya çalışırken bürokratlar, devlet ve toplum ihtiyaçları gibi pragmatik düşüncelere tabi idiler. Bürokratlar için, özellikle 1700'den sonra düşman galebe ve istilasını önlemek için her çeşit önlemi almak,devleti ıslanh etmek her şeyden önemli idi. O zamana kadar silahlar,savunma tesisleri ve askeri taktik,gelenekse ustadan öğrenme yolu ile pratik yöntemlerle sağlanıyordu. 18. yy’da islahatçı bürokratlar, bunun yetmediğini gördüler. Habsburg ve Romanovlara karşı doğuda müttefik arayan Fransızların bu dönemde bunu Osmanlı ricaline altmaları,yardıma hazır olmaları,yani batının siyasi-askeri ilgisi de önemli rol oynadı, böylece Avrupada gelişmiş müspet ilimler ilk defa sistemli bir öğretim konusu olarak girdi.

Özetle,Osmanlı batılılaşma-moderleşme hareketlerini şu çerçeve içinde araştırmak gereklidir. İlk dönem: Hirfet çerçevesinde el sanayiinin hakim olduğu devir. Onun yanında büyük devlet askeri imalat tesisleri,tophane,tersane, güherçile fabrikaları, çelikhane, madenler, darphane, batı teknolojisinin nüfuz ettiği en önemli kuruluşlardır.

1700'den sonraki islahat döneminde ise doğrudan doğruya batı yöntemleri ve nihayet müspet ilimlerr devlet eliyle iktibas edildi. Fakat daima, askeri savunma ihtiyacı iktibasların ana sebebi idi. 1839 Tanzimat döneminden sonra idari yönteler ve kanunlar da iktibas olunmaya başladı ve geleneksel değerler sistemi ile ciddi çatışma bu dönemde ortaya çıktı. O zamanlar yeni- Osmanlılar, Batının teknolojisini alarak moderleşeceğiz,fakat onun değer sistemini reddedeceğiz diyorlardı. Ziya Gökalp bunu sosyolojik bir sisteme bağlamak istedi.Kültür değişiminin, sosyal-kültürel (H. İnalcık, s:429) bir bütün olarak gerçekleştiğini ileri sürenler, tüm modernleşme için belli bir soyla yapı gelişmesini şart sayanlar, Atatürk ile üstün geldiler.

Kültür unsurları yaratımında,geleneksel ve modern toplumlar arasında bir karşılaştırma yaparak bu konuşmayı sonuçlandırmak isterim. Ferdi yaratma,geleneksel toplumlda daha çok patronage’a, kapitalist serbest pazar toplumlarında ise daha çok pazar talebine bağlıdır. Osmanlı toplumunda sanatkar, saray veya ekabir için yeni ve daha mükemmel çeşitler yaratmaya çalışır, pazar ekonomisinde ise sürüm için model yapılır. İnci ve yüksek zevk için çalışan geleneksel usta,daha çeşitli,daha sanatkarane eserler çıkarır. Seri imalat yapan pazar ekonomisi bu ferdi nefis eserlerin tekniğini talit eder,kitle için üretir. Sanayi devrimi döneminde ilim araştırıcısı ve laboratuvar,bir dereceye kadar hakim duruma gelmiş ve teknolojik yanratıcılığın odağı olmuştur. Fakat bazı sektörlerde,örneğin tekstilde, ferdi yaratma günümüze kadar önemini korumuştur.

Bir örnek vermek gerekirse;İngiltere’de endüstri devrimi gerçekleştiğinde,büyük pamuklu sanayiinde dokuma tekniği, desen ve boyalar,uzun zaman doğu örneklerini,özellikle Hint geleneksel ürünlerini taklide devam etmiştir. Geleneksel toplumda yaratma ve sanatkar üstündür demekte mübalağa yoktur. Örneğin hami patron için yapılan nefis Osmanlı ciltlerini 19. yy’da hiçbir basım tekniği seri üretime geçirememiştir.

Burada önmeli bir konu ortaya çıkıyor: Halk sanatları dediğimiz geleneksel beceri,teknik ve aletleri korumak. Türkiye’de acilen yapılması gereken işlerden biri,halk sanatlarımızı,teknoloji ve aletlerini büyük bir müzede toplamaktır. Osmanlı-türk medeniyeti ve yaratıcılığı orada temsil olunacaktır. Sanayimiz, Avrupa mallarını, desenlerini taklit edecek yerde o kaynaktan çok çeşitli örnek ve teknikler öğrenerek üretecek ve rekabet gücü artacaktır. Ekonomik potansiyeli yüksek birçok orjinal teknikler böylece unutulup; kaybolmaktan kurtulacaktır. Özetle, toplumumuzda medeniyet ve kültür zenginliği,uzun yüzyıllar boyunca yaratılmış, birikmiş bu beceri ve tekniklerin devam ettiği halk sanatlarının korunmasına bağlıdır.”(s:430)

(H.İnalcık, O.İmparatorluğu: Toplum ve Ekonomi, Eren Yay, 1996 s: 425-430 )

OSMANLI-BATI İLİŞKİSİ

Cumhuriyet kompartımanından baktığımız zaman “Osmanlıları” topyekün “gerici” görme eğlimi belirir. Bu eğilimin temelinde de Osmanlı’nın “Batı’dan kopuk“ olduğu, düşüncesi yatar. Oysa Osmanlı, tarihte bir halkadır. Herkesin “ileri “ olduğu bir dünyada hep geri” değildir. Osmanlılarla Avrupa ülkeleri arasındaki karşılıklı etkiler ve coğrafi yakınlık sebebiyle Osmanlı dünyası, Batı biliminin kendi çevresi dışında temasta bulunduğu ilk çevre olmuştur. Bu durum Osmanlıların yenilikler ve keşiflerden haberdan olmalarını sağlamıştır. Osmanlılar, Batı teknikleriyle temaslarının erken dönemlerinde özellekle ateşli silahlar, haritacılık ve madencilik konularındaki teknikleri transfer etmişler, aynı dönemlerde göçme Yahudi bilim adamları vasıtasıyla Rönesans bilimi ile de özellikle astronomi ve tıp alanlarında bazı erken temaslarda bulunmuşlardı. Özellikle ilk yüzyıllarda Osmanlıranı mutlak hakimeyete dayanan sistemi ve sahip oldukları üstünlük duygusu, bu ilginin selektif bir şekilde gelişmesine sesep olmuştur.(E.İhsanoğlu, BCFF s: 36) Askeri, siyasi ve iktisadi dengeler aleyhlerine döndüğünde ise Osmanlılar, Avrupa bilimini ihtiyaçlarına göre ve fonksiyonel bir şekilde aktarmaya başlamışlardır. Bu dönemlerde Osmanlıların askeri güçlerini artırmak için bilim ve teknolojiyi derhal elde etmeleri gerekiyordu. Böylece Mühendishane (18.yy sonu) ve Mekteb-i Tıbbıye’yi ( 19.yy başı) kurdular. Tanzimat (1839) olarak bilinen reform hareketi, bu selektif tarnsfer sürecinde bir değişikliğe yol açarak kamu hedefleri ve sivil ihtiyaçları da karşılmaya yöneltmiştir. Devletin eğitim ve bilim konularında aldığı tedbirlerin yanında 19. yy’ın ikinci yarısında özel şahıslar da Batı’daki örneklere benzer mesleki ve ilmi cemiyetler kurmaya başlamışlardır. Hukuki statüsü ve çalışma şekli ile klasik dönemde mevcut olmayan bu yeni tüzel kişilikler Osmanlı kültür ve bilim hayatına yeni bir boyut kazandırmıştır.”(E. İhsanoğlu, BCFF, s:36- 37)

§ Eğitim: Bilim-Sanat -Felsefe ve Tarih Bilinci

Bizansın savunma vilayeti “Anatollikon” önce Selçukluların ülkesi, sonra Türkmenlerin anayurdu (Karaman Vilayeti) olurken, bilim, sanat,felsefe alanlarında, yani eğitimde ne tür gelişmeler görüldü? Küçük Asyalı diyalektik filozofu Herakleitos’a göre “Her şeyin babası olan savaş” Anadolu toplumlarına neler verdi, neler öğretti? Nasıl bir tarih bilinci kazandırdı?

Baştan sona bitip tükenmek bilmeyen savaşlarla geçen bu dönem içinde, okullara dayalı örgün eğitimden söz edilemediği için,eğitim sürecinin yaygın türüne eğilmek zorunlu olmaktadır.Ülkede savaş vardır. Savaş,insanlara bir yandan hayatta var kalma yollarını öğretirken,öte yanrdan da diyalektik mantığın yadsımadığı barışı öğretmektedir. Bilim, savaş bilimidir; sanat, savaş sanatıdır. Geriye şiir,felsefe ile tarih kalıyordu toplulukları aydınlatmak için. Böyle bir ortamda en etkili barış felsefesi olmalıdır diye düşünülebilir-çünük o bulunyordu Anadolu’da. Çoğulcu, insancıl (İnsansever, hümanist) bir barış! türk hümanzması temellerinin bu dönemde atıldığı görülür. Belki bu hümanizma,klasik ya da modern hiçbir hümanizma okuluna benzemiyordu,ama kendine benzeyen özgün bir tür olması onun değerini daha da arttırıyor.

Başta gelen eğitim kurumu, “o günün Üniversitesi” sayılması gereken Medrese idi. Medresede yalnız İslami bilimler değil, astronomi, tıp, kimya gibi fen bilimleri ile felsefe de vardı.. Kurucusu Nizam’ül -Mülk’e saygı simgesi olarak “Nizamiye Medreseleri” diye anılan kurumların, kendilerinden beklenen görevleri yapamadığı; gelişme sürecine giremediği için, kısa zamanda birer Din Okulu’na dönüştüğü kanaati yaygındır. Bu olumsuz gelişmede, büyük İslam bilgesi (filozofu) İmam Gazali’nin sorumluluk payı günümüzde de tartışma konusudur. Çünkü Gazali, İbn Sina (980-1057) ve Farabi gibi Türk asıllı (fakat Arapça yazmış) bilginlerin Klasik Çağ Yunan eser ve fikirlerinden esinlenerek yaptığı “akılcı bilim ve felsefe”ye karşı yazdığı Tehafüt el-Felasife (Felsefecilerin Tutarsızlığı ) eleştirisinde, “Aklın Kelama (yani aklın Tanrı Sözü’ne) ters düşmeyeceği” görüşünün savunmuştur. Sünni Devlet felsefesine uzun yüzyıllar boyunca egemen olan bu görüş, Üniversite fikirinin de sonu olmuştur. Sultan İzzeddin Keykavus döneminde Anadolu’da dolaşıp Selçuklular (s: 153) arasında yaşayan Muhiddin İbn’ül-Arabi (1165-1240), “Katı bir akılcılık ile kuru bir dogmatizm arasında uzlaştırıcı görüşlere sahip; sözlere değil onların içerdiği anlamlara önem veren, büyük bir türk İslam düşünürü” olarak tanıtılır. ne var ki kendi çağındaki Selçuklu ile onları izleyen Osmanlı medreseleri üzerinde, Arabi’nin kalıcı etkisi görülmemiştir. türbesi Şam’da bulunan bu büyük düşünür-eğer kasıtlı değilse- Sünni felsefenin egemen olduğu medreselerin sanki dışında tutulmuş gibidir. Tehafüt Tutarsızlık) sorununa ilerde (§56'da) yeniden dönülecektir. Farsça konuşan, yöneten ,düşünen Selçuklular,Arapça yazılmış felsefe eserlerinden çok, İran’a “Altın Çağını “ yaşatan Hayyam ile Sadi gibi şairlerin, Mevlana Celaleddin Rumi gibi Farsça yazdığı için “İranlı” (Persan) sayılan mistiklerin etkisi altında kalmıştır. Selçukname de Farsça yazılmıştı.

Mimarlık

Selçukluların en çarpıcı etkisi, mimarlık alanında görülür. Başta kervansaraylar olmak üzere, birbiriden güzel o kadar çok medrese, türbe, kümbet, darüşşifa (hastane) ve camininin, savaş koşulları altında, o kadar kısa zamanda nasıl tamamlandığına şaşmamak elde değildir. Bugün bile Anadolu’nun kültürel mirasında, Selçuklu mimari eserleri Osmanlı eserlerine üstün görünür. batı’ya yönelik Osmanlı İmparatorluğu anadolu dışındaki ülkelerini imara çalışırken,İslam öncesiTürk, İran ve Küçük Asya (Roma) geleneklerinin özgün birer sentezi sayılabeilecek selçuklu anıtları, anadolu’nun Türkleşmesinde, Türk kimliği ya da kişiliği kazanmasında kalıcı izler bırakmıştır..(B.Güvenç, Türk Kimliği s:154)

Hititler döneminde yalnızca orta ve güneydoğu Anadolu’da oluşturulan mekan ve kültür birliği, Roma Çağında daha büyük ölçüde gerçekleştirilmişti. Ancak yukarda da söylediğimiz gibi, Roma kültürü yüzeyde kalmış, eski Anadolu geleneği bütün gücü ile süregitmiştir. Öyle ki Anadolu’yu işgal eden Roma ordularının askerleri Hitit kökenli Jüpiter Dolichenus ve Kybele tanrılarına tapmışlar hatta bu inançların Avrupa’ya yayılmasında da rol oynamışlardır. Buna karşılık Selçuklular, Anadolu’da mekan ve kültür birliğine yeni boyutlar kazanddırmışlardır. Selçuklular romalılar gibi Anadoluda bakımlı yollar ve taştan köprüler yapmakla kalmamışlar ayrıca yollar boyunca Kervansaraylar inşa ederek ulaşım sorununun konaklamalarla daha kolay bir biçimde çözülmesini sağlamışlardır.Ayrıca Selçuklular Türk-Arap-İran-Anadolu-Bizans kültürlerinden bir sentez ortaya koyarak yarımadada mekan birliği yanında kültür birliğini de büyük ölçüde sağlamışlardır. Bununla birlikte eski dönemlerdeki kadar belirgin olmamakla birlikte Anadolu, çeşitli kültürlerin yan yana yer aldığı mozaik tablo görünümünü korumakta idi.( Akurgal, Anadolu Uygarlıkları, s: XV-XVI)

Selçuklular, İyon kültürünün ve İslam dünyası içinde 9-12. yüzyıllarda oluşturulan " ilk rönesans" hareketinin anlayışı içinde yüksek düzeyde bir kültür geliştirdiler. 13. yüzyılda Konya' da Mevlana, değeri özellikle modern çağımızda takdir edilen gerçek anlamda bir hümanist dünya görüşünü öğretiyor ve yazıyordu. Hemen her Selçuklu kentinde bulunan büyük hastanelerde tıp, rasathanelerde ise astronomi üzerinde çalışmalar yapılıyordu. Roma Çağı’nda olduğu gibi, Selçuklular, Anadolu' nun sıradağlarla ve çok değişik iklimlerle birbirlerinden ayrılmış olan bölgelerini sağlam, bakımlı yollar ve taş köprülerle bağlamışlardı. Üstelik ticaret kervanları her biri göz alıcı bir mimarlık yapıtı olan kervansaraylarda konaklıyorlardı.

Selçuklular, Arap ve İran sanat ve kültüründen büyük ölçüde esinlenmekle birlikte kendilerine öz bir uygarlık geliştirdiler. Selçuklu sanatının özgünlüğünü anavatanlarından getirdikleri Orta Asya' lı öğeler oluşturmaktaydı. Türbeler, Türk çadırının taş yapılara dönüştürülmüş anıtsal yorumudur. Çinicilik, maden ve ağaç işçiliği, minyatür sanatı önemli oranda Orta Asya etkileri taşır. Eğri yontma tekniği, kökeni İskitlere dek uzanan bir Orta Asya çalışma yöntemidir.

Selçuklular, kendi yaratıları olan kervansaraylarda olduğu gibi cami, türbe ve medrese yapılarına da Anadolu' nun iklimine uygun yeni hacimler ve mekanlar kazandırdılar.İran kökenli eyvanların, yani anıtsal giriş kapılarının mimarlık süsleri, Türk sanatının en çekici yaratılarından biridir.

Gerek bu yüksek giriş kapıları ve gerekse onları süsleme öğeleri Gotik kiliselerini anımsatır. Kuzey Avrupa' da görülen tuğlalarla inşa edilmiş Gotik mimarlık yapıları Selçuklu kökenli olup, oralarda haçlı Seferleri sonunda moda olmuştur. Konya, Kayseri, Niğde, Sivas, Divrik, Amasya, Urfa, Malatya gibi kentlerde bakılmaya doyulmayacak güzellikte Selçuklu yapıları bulunmaktadır.Müzelelerimizde Selçuklu sanatının kendine has özelliklerini yansıtan çini, ahşap, maden türlerinin seçkin örnekleri yer almaktadır.

§ Diller: Duygular ve Düşünceler Dünyası

Devletlerin konuşulmayan, halkların yazılmayan,ozanların unutulmayan dilleri hagileriydi, birbirinden nice farklıydı? Türkçenin resmi dil oluşu ne zaman, naslı gerçekleşti? Divan, halk(tekke),tasavvuf edebiyatı nasıl doğdu, hangi yönlerde gelişti, farklılaştı?

Gerçi “Kişinin aynası iştir,sözüne bakılmaz” diye ünlü bir deyim vardır; ama konu kişilerin yarattığı,onları yaratan kütkltüre gelince,dilden daha sadık ya da güvenilir bir ayna henüz bulunmamıştır.Kültürde olupbiten her şey dile yansır,dilde yaşar, izler bırakır. Dil ile dil ürünleri-sözlü ya da yazılı olsun-toplumdaki duygu ve düşünceleri alıp taşımış,günümüze kadar getirmiştir.Bunun için ozanlara, yazarlara, o dönemin aydınlarına kulak vermek gerekir.Devletlerin resmi dilleri genellikle tarihlere geçmiş fakat tarihçilerer öteki dillere per yer ya da değer vermemiştir.Halk dillerinin ürünleri ise ancak son yüzyıllarda yazıya geçmeye başlamıştır-tabii değişikliğie uğramış olarak. Bu üarada ozanların şiirleri ilee mistiklerin düşünceleri de var.Kimi halk dilinde söylemiş Yunus Emre gibi;kimi Celaleddin Rumi gibi İslam klasiği bir Mesnevi bırakmış.Kimi Ahmet Yesevi gibi ta Horasan’dan Anadolu’daki şeyhlerine seslenmiş; Bektaşilik ile Nakşibendilik gibi taban tabana zıt görünen tarikatların esin ya da güç kaynağı olmuş..Kimileri Hacı Bektaş’lar ile Hacı Bayramlar gibi efsaneler yaratan, adları destanlara karışan halk kahramanları olmuştur. Çağımızın yazarlarından Mehmet Önder ’in (1974) ve Nezihe Araz’ın(1959) “Anadoluyu Aydınlatanlar” adını verdiği evliyanın ortak heybesinde insan, insanlık,hoşgörü, sevgi ile barış vardır(Özdemir 1995). Onlar, savaştan yorulmuş,kavgadan bunalmış,çatışmadan usanmış Anadolu insanının,barış,dostluk.dirlik özlemlerini dile getirirler. Türkçe söyler Yunus (öl:1320) gibi;kimi Farsça yazarlar Rumi gibi. Kimi Arapça kelam eder Arabi gibi;kimi türkmence seslenir Hacı Bektaş gibi. Hemen hepsi, yandaşlarını anlaşmaya, uzlaşmaya,bağdaşmaya;birliğe,dirliğe çağırır.Sonraki yüzyıllarda birbirine rakip,hatta düşman olabilen takrikatlarla ocakların ortak ülküsü, dil, din, mezhep gözetmeksizin herkese açık bir hümanizmadır (Melikoff 1993). Kimileri Yunus gibi tanrı sevgiisinden yola çıkıp İnsan sevgisine,kimileri Rumi gibi Şeriatten yola çıkıp tasavvufa varmıştır. mistiklerin çoğunda,din ile mezheplere arasında-fakat biçimler üstünde- sentez, sevgi, anlam arayışı vardır. Kimi ozanlar devlet gücüne karşı halkın ya da hakkın sesi,kimi ozanlar ise tanrı devletiyle dünya devletleri arasında çaresiz kalan “Gariboğlu”nun sözcüsü, savcısı olmuştur. Kimi Hıristiyanlıkta İslamiyet’i kimi Sünnilikle Aleviliği, Yesevi ile Bektaş ise İslam ile İslamöncesi (Şamanca) töreleri uzlaştırmaya çalışmıştır. Bütün bu çabalar,toplulukların hem değiştiğini hem de değişmek zorunda olduğunu yansıtıyor.

Şöyle demiş Koca Yunus:

Her deme yeniden doğarız

Bizden kim usanası!

Mevlana, ünlü dörtlüsünde (Rubai No1521),Yunus’u karşılar sanki:

Dünle beraber gitti,Cancağızım

Ne kadar söz varsa düne ait

Şimdi yeni şeyler söylemek lazım.

(A.Kadir’in Türkçesiyle)

Daha önce Rumca, Arapça, Farsça söylenmiş sözler, Karamanoğlu Mehmet Bey’in 1277 yılındaki Fermanıyla ilan edildiği üzere şimdi artık Türkçe söylenecektir:

Bugünden sonra divanda, dergahta,mecliste ve meydanda, Türkçe’den başka dil kullanılmaya!...

Yaklaşık iki yüzyılda resmileşen Türkçe,Rum, Selçuklu ve İslamöncesi dönemlerin türkmencesi (Oğuzcası) değildir. Yaşanananların birikimini, kültürel deneyimlerin izlerini taşıyan yeni bir Türkçe’dir. Bu dönemin ozanı Yunus Emre kuşkusuz bir aşıktır; ama aşıklığı, “Yetmişiki millete kul olmak” diye anlar (İz 1970). İnsanca kusurların sorumlusu kendisi imiş gibi alçakgönüllü, boynu büküktür:

Dövene elsiz/ Sövene dilsiz/ Koyundan yavaş!

olmayı seçmiştir.

Şöyle der:

Sevelim sevilelim/Bu dünya kimseye kalmaz.

Biz dünyadan gider olduk/ Kalanlara selam olsun

Ozan’ın büyüleyici gücü sevgidir.İnsanlığın kurtuluş umudu ötekini kötülemek, ortadan kaldırmak değil, klasik Elen çağlarından beri söylenegeldiği gibi “Kendini Bil ” mektir.

İlim, ilim bilmektir/ İlim kendini bil’mektir.

Sen kenidini bilmezsen/ Bu nice okumaktır?

“200 dinle uyuşabilen ney gibiyiz” dediği için Hıristiyanlarla Musevilerin derin sevgi-saygısını kazanan Mevlana, “Dünyayı Grekler imar eder,Türkler ise yıkar” derken, herhalde Selçuklu Devleti’ne başkaldıran Türkmenlere karşı olan resmi tutumu yansıtıyordu. Mevlana’nın Türklerle ilgili yargıları,Babalıların neden dolayı Mevlevilere karşı olduklarını,dinde reform istediklerini açıklıyor. Ancak, 14. yy’ın ünlü tasavvuf şairi Aşık Paşa (tarihçi Aşıkpaşaoğlu değil), emirlerle fermanların sanıldığınca etkili olmadığından şöyle yakınıyordu:

Türk diline kimsene bakmaz idi/Türklere hergiz gönül akmaz idi

Türk dahi bilmez idi bu illeri/ İnce yolu ol ulu menzilleri

Oysa Rumi gibi, Rum’u (Anadolu’yu), Şam’ı (Suriye’yi) ve Yukarı İlleri dolaşmış olan Yunus, “Yunus” adıyla yazan bütün şairlerin diliyle konuşmakta, yeniden yaratılmasına katkıda bulunduğu Türk Ulusu’nun kalbinde yaşamaktadır.Güzel Türkçe’nin bu dayanılmaz çağrısı, yalnız Türklere değil bütün Anadolu’ya ulaşmış, düyada yankılar yapmıştır.

Osmanlı’nın karaman Vilayetinde 16.yy’dan sonra gelişen ve yüzlerce basılı eser bırakan “Yunan Harfli Türkçe Karaman Edebiyatı” nın tohumları yine bu dönemde atılmış olmalıdır. Karaman türkçesinin kökeni bilinemiyor.Dr Anhegger’e göre iki olasılık var: (1) Bizans’tan kalma Hıristiyan türkler; ya da (2) Sonradan türkçeyi benimsemiş Hıristiyanlar olabilir. Her iki olasılık da,tarihi gereçklere, küçük Asya’nın türkleşmesi ya da türkleştirilmesi konusundaki bilinen karşıt tezlere ters düşüyor. Werner (1986) Karaman Türklerini Babalı ayaklanmasının devamı olarak görüyor. Kayseri Metropolitleri ve Malumat-ı Mütenevvia (İstanbul 1896) eserinde Hıristiyan-Türkler kimliklerini şöyle dile getiriyorlar:



Gerçi Rum isek de Rumca bilmez Türkçe söyleriz.

Ne Türkçe yazar okuruz ne de Rumca söyleriz.

Öyle bir mahludi hatt-ı tarikatımız vardır;

Hurufumuz Yunanice,Türkçe meram eyleriz.



Türkiye’nin İstiklal Savaşı sonrasında (1924 Lozan Antlaşması uyarınca) yapılan mübadele (nüfus değiş tokuşu) sırasında (s:158), Karamanlılarla birlikte bir milyona yakın Anadolulu, Hıristiyan/Rum oldukları gerekçesiyle Yunanistan’a gönderilmiş; Türkçe bilmeyen kimi Müslümanlar ise Türkiye’ye kabul ve iskan edilmişti(Bu değiş tokuşta 1920'lerdeki milli kimlik ölçütünü salt din (ayırımı) olduğu açıkça görülüyor). karaman türklerinin kültürel kimlik serüvenini sonraki bölümlerde (§ 57 ve §58) izlemeyi sürdüreceğiz.

Sünni devletin Divan Edebiyatı ile Halk Edebiyatının sözlü geleneği arasındaki başlıca ayrılık dilde toplanıyordu. Divan’ın dili Farsça ve Arapça olduğu halde, sözlü Halk edebiyatı’nın dili Türkçeydi. Devlet varlığı ile bütünleşen Sünni inanaca karşı oluşan sufi akımı ile sufilire aşağıda yer verilmektedir.

(Bozkurt Güvenç, Türk Kimliği s: 156-159 )

Osmanlılarda medrese kuruluşu ilk olarak Orhan Gazi zamanında başladı. Gün geçtikçe medrese sayısı arttı. 15. yy’ın ortalarnda Edirne’de Darülhadis,Osmanlı memleketlerindeki medreselerin birincisi olmuştur. Bununla birlikte Yıldırım Bayezid zamanından başlayarak Fatih dönemindeki Sahn medreselerinin kuruluşuna dek medreselerde yapılan yenilik ve tadilat düzenlilik arzetmiyordu.

İstanbul’un fethinden sonra buradaki sekiz kilise hemen medreseye dönüştürüldü ve ilk kez bir fakültenin temeli atıldı;bu sekiz medreseden birisinin müderrisliğine zamanının yüksek bilginlerinden Mevlana Alaüddin Tusi, ikincisi Bursalı Hocazade Muslihüddin Mustafa’ya ve üçünçücü Mevlana Abdülkerim’e diğer beş medreseye de uygun kişiler atandı.

Bundan sonra Fatih Sultan Mehmet, yaptırdığı caminin kuzey ve güney taraflarına dörder büyük medrese yaptırmıştır. Bu medreselerden herb birinin on dokuz odası vardı;bu odalardan on beşi yüksek talebeye (danişmend),ikisi müzakerecilere (muid) ve ikisi de medree kapıcısı ile hademesine aitti.Bundan başka büyük medreseye öğrenci yetiştirmek üzere sekiz tane de tetimme medreseleri vardı.;her tetimmede sekiz oda ve her odada üçer öğrenci kalacaktı.Tetimme öğrencilerin yemekten başka aydan aya mum parası da veriliyordu.Tetimmeyi bitiren öğrenci sahn medreselerine geçerdi.Fatih Sultan mehmet,bu medreselerden başka Ayasofya Camisi ve Eyüp camisi çevresinde de Tetimme derecesinde iki medrese yaptırdı;vezerlerinden Mahmud, Davut, Mustafa Paşalar ile başka vezirler de medreseler yaptırdılar ve İstanbul’un bir ilim şehri olmasına katkıda bulundular…

(Uzunçarşılı, Cilt II s: 583 ...)

“Medreseler sadece dini sorunlarla ilgilendiler,bilime sırt çevirdiler” diyenler var. Haksızlar mı? diye soruyor Şahin Alpay. E İnsanoğlu şöyle yanıtlıyor:

“Medreselrel ilgili bilgilerimiz eksik.çalışmalar da az. başka bir görüş de var: “medrese mükemmeldi. Fatih medreselerinde hukuk, tıp, fen, mühendislik hepsi vardı..” Bu da gayri ciddi bir görüş. Osmanlı medreselerin İslam medreselirnedn ayırmakmümmkün değil. Nizamülmülk’ün kurduğu ilk medreselerden gelen bir gelenek vardır... Fatih öncesi Osmanlı medreselerinde bakıldığında da akli ilimlerin eğitimen dair açık br hüküm yok. Fatih’in vakfiyesined ise “ulum-u diniye” yanında “ulum-u akliye” nin de okutulmasının, müderrislerin iki tür bilgiye de sahip olmasının şart koşulduğunu görüyoruz. Sultan Süleyman’ın vakfiyesinde de bu hüküm var. Fatih sonrası Osmanlı medreselerinde bilim okutulduğuna, bunun son dönmelere kadar sürdüğüne dair başka kanıtlar da var. 18. yy’da kurulan mühendishanelerin ilk hocaları medreselerde yetişti, Evet, Ali Kuşçu ve Takiyeddin çapında bilim adamları yetişmiyor; ama “Osmanlı medreselinde bilim yapılmadı” görüşüne katılmıyorum. Bu, Cumhireyiten ilk yıllarında medreselere karşı alınan tavırla ilgili bir hükümdür. Bunun karşısında bazılarının medreseyi çok yücelterek, modern üniversitelere benzetme eti de başka bir aşırılık.([Bu Linki Görüntüleyebilmeniz İçin Üye Olmanız Gerekiyor. ], 20.08.1999)

Osmanlı imparatorluğunun klasik döneminde bilim ve eğitimin başlıca kaynağı ve en önemli kurumu medreselerdi. Medrese, “ders okunan yer” anlamına geliyordu (Ş. Turan, TKT s: 166)Osmanlı medreseleri devletin kuruluşundan 20. yy’ın başlarına dek çalışmalarını sürdürdü. Medreselerin, çalışmalarını destekleyen vakıflar vardı. İlk medreseyi, ikinci Osmanlı sultanı Orhan Bey (yön: 1326-1362) kurdu: 1331 yılında İznik' te. Fatih ve Kanuni’nin kurdukları medreselerin yapısında daha öncekilerden farklı olarak dinsel (nakli) ilimlerin yanında akli ilimlerin de okutulması koşulu getirildi. “Medreselerde, din, ilim ve eğitim hizmetlerini yürütenlerin yanında devletin yönetiminde ve yargıda gereksinim duyulacak yönetime adliyeye yönelik personel eğitilirdi. Osmanlı toplumunun dini, ilmi ve kültürel kurumuna, yani İlmiye’ye mensup olan, sosyal ve resmi hayatın her yönünde önemli rol oynayan ulema, medreselerden yetişiyordu. Bu medreselerde yetişen alimler, müderrislik, müftülük, kadılık, kazasker ve şeyhülislamlık görevlerinde bulunuyorlardı.Ulemanın iki yönlü görevi vardı: İslam hukukunun (şeriatın) yorumlanması ve uygulanması Bu görevlerden birincisini müftüler, ikincisini kadılar yerine getiriyordu.İlmiye mensupları, İslam hukukunu ve Sulnının kanunlarını devlet işlerine uygulyorlardı. 2. Mehmet (Fatih) (1451-1481) devrinden itibaren medreselerin sayısı arttı; bunun üzerine birbirinden ayrılmasını kolaylaştırmak için derecelendirme yoluna gidildi.

İstanbul’un fethinden sonra 2. Mehmet, Fatih Külliyesini(külliye: bugünkü anlamıyla kampüs/üniversite sitesi) yaptırdı (1463-1470). Külliyenin ortasında cami ve bu cami etrafında medreseler, revir, mektep, imaret ve diğer binalar vardı. Fatih külliyesi, daha sonraki dönemlerin benzer eserlerine örnek tutulmuştur. Fatih Külliyesini iki eğitim seviyeli dört paralel sıradan oluşan 16 medresesi, sayı ve organizasyon bakımından Osmanlı ve genel olarak İslam eğitim tarihinde benzersiz yeri bulunmaktadır. Fatih dönemindeki siyasi istikrar ve ekonomik refah sebebiyle İslam dünysındaki seçkin ilim adamları ve sanatkarlar imparatorluğun başkentinde toplanmıştır. Osmanlılar özellikle 1492'de Granada’nın düşmesinden sonra kendilerine uygulanan zulümden kaçan Müslüman ve Yahudi bilim adamlarını himaye etmiş ve Osmanlı toprakları üzerinde barındırmışlardır. Bunların yanında, medreselerin mali kaynağını oluşturan vakıfların zenginleşmesinin de ilim ve eğitim hayatının canlanmasında büyük etkisi olmuştur.

Fatih Külliyesi, topluma din, eğitim ve bilim, sağlık ve iaşe gibi sahalarda hizmet vermiştir. 19. yy’ın ikinci yarısından itibaren külliyenin hastane, tabhane, muvakkithane, kervansaray ve mektep gibi birimleri yavaş yavaş hizmet dışı kalmış, Cumhuriyet Döneminde bütün medreselerin kapatılmasıyla birlikte bu külliyenin 1924'te medreseleri de kapatılmıştır. Fakat külliyenin camisi, kurulduğu günden bugüne kadar işlevini sürdürmüştür.

16. yy’da Kanuni Sultan Süleyman’ın (yön:1520-1566) Süleymaniye Medreseleri’ni kurmasıyla, medreselerin gelişmesinde son aşamaya ulaşıldı.. Bu dönemde Süleymaniye külliyesi bünyesinde Darültıp adıyla bir uzmanlık(ihtisas) medresesi kurulmuştur. Böylece Osmanlı tarihinde ilk kez, şifahanelerin dışında tıp eğitimi veren bağımsız bir kurum kurulmuş oluyordu. Osmanlıların kurduğu diğer uzmanlık medreseleri Darülhadis ve Darülkurra idi. Darülhadis, bütün medrese hiyerarşisinde en yüksek konuma sahipti.

Temel eğitimin verildiği medreseler dışında, tıp ve astronomi bilim ve mesleklerinin icra edilip usta-çırak usulü ile eğitiminin yapıldığı, sırasıyla, şifahaneler, müneccimbaşılık ve muvakkithane kurumları vardı.

Osmanlı döneminde sağlık hizmekti ve tıp eğitimi veren kuruluşlara darüşşifa, şifahane veya bimaristan denilmiştir. Osmanlılar da, Selçukluların Konya, Sivas ve Kayseri şehirlerinde yaptıkları darüşşifalar gibi özellikle Bursa, Edirne ve İstanbul gibi şehirlerde olmak üzere çok sayıda darüşşifa yaptırmışlardır. Bazı Batı kaynaklarına göre, İstanbul’da 16.yy’ ve 17. yy’larda çok sayıda darüşşifa bulunuyordu; bu, Osmanlıların bu kurumlarına yapımına ne derecede önem verdiklerini göstermektedir. Osmanlıların yaptırdıkları darüşşifalar, bağımsız bir yapı halinde değil, bir külliyenin parçası olarak yapılmışlardır. Osmanlı darüşşifaları içinde özellikle Fatih’in 1470'te yaptırdığı Fatih darüşşifası, 2. Bayezid’in 1481'de Edirne’de yaptırdığı 2. Bayezid Darüşşşifası, Kanuni Sulktan Süleyman’ın 1550'de yaptırdığı Süleymaniye Darüşşifası, 1550'de yapılan Haseki Darüyşşifası, Yavuz Sultan Selim’in hanımı Hafsa Sultan’ın 1522-23'te Manisa’da yaptırdığı Hafsa Sultan Darüşşifası en önemlileridir. Bu darüşşifaların birer tıp medresesi de bulunmaktadır.Bunlar, 19. yy’ın ortalarında Batı tarzı hastanelerin ve tıp eğitimin kuruluşuna dek çalışmalarını sürdürdüler.

(Ekmeleddin İhsanoğlu, Büyük Cihad’dan Frenk Fodulluğuna s:22-25)

Uluğ Bey (1393-1449): Timur' un Torunu. Unvanı: Mugisiddin Mirza. Asıl adı: Torazan Mehmet olmakla birlikte Uluğ Bey diye ünlenmiştir. Şahruh oğlu. Sultaniye' de(günümüz İran’ı) 1393' te doğdu. Çok genç yaşta yönetim işleriyle uğaşmaya başladı. Uluğ Bey’in matematikteki ve astronomideki başarılarıyla ilgelnememize karşın,onun yaşamındaki önemli etkisini anlayabilmemiz için bölgenin tarihine kısaca göz atmalıyız. Dedesi Timur, bugünkü Özbekistan’ın Transoksanya’da yaşayan bir Moğol kabilesi olan Türki-Barlas aşiretinden gelmektedir. Timur, birçok Türk-Moğol kabilesini (aşiretini) önderliği altında birleştirdi ve bugün İran,Irak ve türkiye’nin doğsunu içine alan bir bölgeyi süvari okçulardan oluşan ordularıyla fethe koyuldu. torunu Uluğ Beyin doğmundan kısa bir süre sonra Hindistan’ı işgal etti ve 1399 itibarıyyla Delhi'nin denetimini ele geçirdi. Timur 1399-1402 arasında Suriyedeki Mısırlı Meluklular ve Ankara yakınlarındaki bir savaşta Osmanlılar üzerinde zafer kazanarak imparatorluğunu batıya doğru genişletmeye devam ettiTimur 1405'te Çin’e doğru giderken ordularının başında öldü.

Timurun ölümünden sonra imparatorluk oğulları arısında pay edildi. Timur’un dördüncü oğlu olan,Uluğ Beyin babası Şah Ruh,1407'de Semerkant’ın denetimini yeniden ele geçirdi;İran ve Türkistan dahil,imparatoorluğun çoğuna egemen oldu. Semerkant,Timur imparatorluğunun başkenti olmuştu. Ancak, Timur’un torunu Uluğ bey,onun saray erkanında yetişmiş olmasına karşın bu şehirde nadiren bulunuyordu. Timur askeri seferde değilken de bir yerden bir yere ordusuyla giderdi ve torunu Uluğ Bey dahil saray halkı da onunla birlikte seyahat ederdi.

Şah Ruh 1409'da Horasandaki Herat kentini (bugünkü batı Afganistan) yeni başkenti yapmaya karar verdi. Şah Ruh, bir ticaret ve kültünr merkezi yaparak buraya hükmetti.Burada bir kütühane kurdu ve debiyakın koruyucusu oldu. Bununla birlikte,Şah Ruh, Semerkant’tan vazgeçmedi. Bunun yerine bu şehri siyaset ve askeri fetihten çok,bir kültür merkezi yapmakla ilgilenen oğlu Uluğ bey’e verdi. Uluğ Bey Semerkant’ın kontrolü kendisine verildiğinde 16 yaşındaydı ve babasının vekili olarak Maveraünnehir bölgesinin egemeni oldu.

Uluğ Bey, aslında özellikle bir matematikçi ve astronomdur. Bununla birlekte, edebiyatı, şiir ve tarih yazmayı ve Kuran çalışmayı kesinlikle ihmal etmemiştir. Astronomi çalışmalarını ilerletmek için 1417'de bir medrese yaptırmaya başladı.

Semerkant’taki Rigestan Meydanının karşısında duran medrese, 1420'de tamamlandı ve Uluğ Bey, döneminin en ünlü bilim adamlarını buraya çağırdı.

Uluğ Bey 60 kadar bilim adamını Semerkant’taki Medreseye katılmaya çağırdı. Hiç şüphe yok ki,Uluğ Beyin kendisinden başka El-Kaşi de Semerkant’ın önde gelen bir astronom ve matematikçisiydi. El-Kaşi’nin babasına yazdığı mektuplar günümüze kadar ulaşmıştır. Bunlar, Semerkantta yazılmıştır ve oradaki bilimsel yaşamın harike bir betimelessini yapmaktalar.El-Kaşi bu mektuplarında Semerkant’taki diğer bilim adamlarından çok Uluğ Bey’in matematiksel yeteneklerini övmektedir.Yalnızca kadızade saygınlığını kazanmıştır.Uluğ Bey, astronomiye ilişkin sorunların serbestçe tartışıldığı bilimsel toplantılara başkanlık etmekteydi. Bu sorunlar genellikle el-Kaşi dışında hepsi için zordu. Bu mektuplar Semerkant’taki medresede Uluğ Beyin en yakın yardımcısının El-Kaşi olduğunu doğrulamaktadır.

Uluğ Bey, medreseye ek olarak,1428'de Semerkant’ta bir de Gözlemevi yaptırdı. Dairesel bir şeki olan Gözlemevi üç seviyeye sahipti: çapı 50 metrenin üzerinde ve yüksekliği 35 metre idi. Gözlemevinin müdürü Müslüman bir astromon olan Ali Kuşçu idi.El-kaşi ve medreseye ataan diğer matematikçiler ve astronomlar aynı zamanda Gözleveinde çalışıyorlardı

Gözlemevi için özel olarak kurulmuş aletler arasında, zemini o bölümü için çok büyük olduğundan Gözlevine yerleştirilebilmesi için sökülmesi gerekil olan bir kadran vardı. Aynı zamanda,bir mermer sekstant,bir tiküetram ve bir halkalı küre vardı.

Başlıca başarılar şöyleydi: Kübik denklemlerin doğru yaklaşık çözümleri için yöntemler, iki terimli teorem ile çalışma;Uluğ Bey’in sekiz ondalık kesre kadar doğru olan kesin sinüs ve kosünüs tabloları;kküresel trigonometri formülleri ve özellikle önemli olan Batlamyusunkinden beri ilk kapsamlı yıldız kataloğu olan,Uluğ Bey’in Yıldızlar Kataloğu.

Bu yıldız kataloğu 17. yy’a kadar bu tür çalışmalar için standart oluşturmuştur. Katalog,Uluğ Bey, El-Kaşi ve Kadızade başta olmak üzere Gözlemevinde çalışan çok sayıda bilim adamının ortam ürünüydü. Uluğ Beyin kadrosu gözlem tabolalırın yanısar takvim hesapları ve tirgonometrik işleler yapmışlardı.

Trigonometrik sonuçlar, 1 dereceleik aralarla sinüs ve tanjantların tablolarını içermekteydi. Bu tablolar en azından 8 ondalık eksre kadar doğru olan, yüksek bir doğruluk derecesi göstermektedir. Hesaplama,Uluğ beyin sayısal yöntemlerle çözdüğü kübik bir denklemin çözümü olarak göstererek çözdüğü sin 1 derecenin doğru bir saptamasına dayanmaktadır: Sin 1°=0.017452406437283571'i elde etmiştir.

Doğruya yakın tahminişöyledir:

Sin 1°=0.017452406437283512820

Bu da Uluğ Bey'in başardığı kayda değer doğruluğu göstermektedir.

Gözlemevindeki gözlemler, o zaman dek sorgusuz kabul edilmiş olan batlamyus’un hesaplamalarındaki bir dizi hatayı ortaya çıkarmıştır.Gözlemlerden elde edilen veriler,Uluğ beyin bir yılın uzunluğunru oldukça doğru bir değer olan 365 gün 5 saat 49 dakika 15 saniye olarak hesaplamasını sağlamıştır. Güneş’e ,Ay’a ve gezegenlere ilişkin veriler elde etmiştir. Gezegenlerin hareketleri içinn bir yılın üzerindeki verileri, çoğ uçalışmasında olduğu gibi oldukça doğrudur:

“... (Satürn,Jüpiter,Mars,venüs)'e ilişkin Uluğ beyin verileri ve modern zamanlarınkiler arasındaki fark iki ila beş saniye limitleri arasına düşmektedir ”

Uluğ beyin siyaseti bilim akadari yi değildi. 1447'de babasının ölümünden sonra,sadece tek oğul olmasına rağmen iktidarı elinde tutmayı başaramadı. Kendi oğlu Abdüllatif’in kışkırtması sonucu Semerkant’ta öldürüldü. Mezarı, Timur tarafından Semerkant’ta inşa edilmiş olan mozolede 1941'de keşfedildi. Uluğ Beyin elbiseleriyle gömüldüğü anlaşılmıştır. Bunun, Uluğ beyin bir şehit olarak kabul edildiğini gösterdiği bilinmektedir. Vücudu incelendiğinde açılan yaralar çok bellidir:

“...üçüncü boyun omuru,gövdenin ana bölümü ve bu omurun bir yayı açıkça yarılmış bir şekilde keskin bir aletle kesilmiştir.”

([Bu Linki Görüntüleyebilmeniz İçin Üye Olmanız Gerekiyor. ] R.Karakale, Türkçeye çeviren: Orçun Zorlular)

Uluğ Bey,dedesi Timur, 1404 yılında öldüğünde Semerkant' taydı. Babasının torunu Mirza Halil Sultan Semerkant ve tüm Maveraünnehir' i işgal edince babasının yanına Herat' a döndü. Baba Şahruh 1409' da buraları geri alınca daha 16 yaşındaydı ve Türkistan ile Maveraünnehir i yönetmeye memur edildi. Bu tarihten itibaren Uluğ bey kendine Semerkant' ı başkent yaptı hem yönetmeye, hem öğrenmeye başladı.

"Uluğ Bey'in dillere destan rasathanesi, şehrin doğu yönünde, varoş sayılabilecek bir noktada, alçak bir tepenin üzerindedir. Yanıbaşındaki kır lokantasında lezzetli bir şaşlık yemeyi ihmal etmeden rasathaneden bugüne kalan yapıya tırmanınca, gökyüzünü eller gibi olursunuz. Ve, Uluğ Bey'in büyük bir bilim adamı ve astronon olmasının tesadüf olmadığını da anlayabilirsiniz. Gök mü, Semerkant'la öpüşmek için o kadar alçalmıştır, Semerkant' mı gökyüzüne dokunmak için o kadar yükselmiştir; yoksa Uluğ bey gibi bir anıt insanın orda çalıştığını biliyor olmak mı size bu duyguları aşılıyor, bilinmez." (Çengiz Çandar, 28 Aralık 1997, Sabah)

1421 yılında Kadızade' nin idare ettiği medreseyi kurdu. Aynı tarihlerde rasathaneyi ( gözlemevini) de kurmaya başladı. Babasının sağlığında tam 39 sene aralıksız yönetimde bulundu. Babası ölünce de yalnıç üç yıl Herat' ta Gürgani Hanedanının tahtına geçti. Semerkant' taki huzur devri sona ermişti! Gerçi eski anılar da vardı: Örneğin 1426' da Özbek Hanı olan Buruk Oğlan' ın saldırısı üzerine Uluğ bey büyük bir yenilgiye uğramıştı. Bu olay onu, intihar edebilecek derecede üzmüştü. Bereket versin tüm Maveraünnehir' i işgal etmek isteyen Burak Oğlan' a karşı babası Sultan Şahruh kendisine yardıma gelmiş ve kurtarmıştı. Baba Şahruh ölünce (1446), Uluğ Bey tahta çıkacak tek veliahttı. Herat' a gitti. Bir de ne görsün? Vilayetlerde bulunan Mirza' ların herbiri bağımıszlığını açıklıyordu. Uluğ Bey sonunda Horasan' da oğlu Abdüllatif' in yardımıyla düşmanlarını alt etti. Ancak 1448 yılında Herat' a girince babası Şahruh' un tüm hazinelerine el koydu; Şahruh' un torunu ( kendi oğlu) Abdüllatif için ayırdığı payı kendisine vermedi.

Uluğ Bey, küçük oğlu Mirza Abdülaziz' i çok seviyordu. Bu yüzden kendi başarısını ve tasarrufunu onun eseri gibi göstermeye kalktı. Bu olay, baba ile oğul arasındaki soğukluğu büsbütün artırdı.Abdüllatif babasının Semerkant’a hareketi üzerine bir hafta Herat’ta kaldıktan sonra,babasından ayrılan askeri n başına geçerek isyan etti. Uluğ bey, oğluyla uzun mücadaleler sonunda galip geldi. Ne yazık akış değişti. Timur' un torunlarından ve Uluğ Bey' in yetiştirmelerinden Ebu Sait Bahadır Han, bu sırada Uluğ Bey’in küçük oğlu Abdülaziz' in elinde kalmış olan Semerkant şehrini zaptetti. Onu kurtarmak için Uluğ bey, Semerkant' a doğru hareket etti; ama mağlup oğlu Abdüllatif' in topladığı askerlerin baskınına uğradı ve yenildi. Babalar ve oğullar savaşıyordu. Asker dağılmıştı, bunun üzerine küçük oğlu Abdülaz ile birlikte Şahruhiye kalesine sığınmak istedi; ama kale dizdarı kendisini içeri almadı. Sonunda Abdüllatif'e teslim olmaya mecbur oldu. Oğul, babayı teslim alıyordu. Önce hürmetle karşıladı. Sonra şehirdeki karşıtlarına teslim etti. Ve bu bilgin hükümdar, 1449 yılında asilerce öldürüldü(1449).( s:267)

Uluğ Bey, bilgindi ve iyi bir insandı. Zamanının çoğunu düşünmekle ve bilginler topluluğunu toplamakla geçirirdi. Çevresine zamanının en büyük düşünürlerini ve bilginlerini toplamıştı. Kadızade, Gıyasettin Cemşit' ten başka devrin ünlü ozanlarından ( şairlerinden) Hoca İsmetullah Buhari, Mevlana Bedahşii Semerkandi; nakli ilimlerde şöhreti olan Mevlana Celaleddin Neffasi, Uluğ bey meclisinin sürekli konuklarıydı. Uluğ Bey' in güçlü bir hafızası vardı. Matematik ve astronom ile doğrudan ilgileniyordu. Ama o zamanlarda çok revaçta olan müneccimlik ( astroloji, fal bakma) hevesinden de kendisini kurtaramamıştı. Hareketlerinin bazılarını, müneccimlerin verilerine göre yapmak gibi bir huyu vardı.

Daha babası hayatta iken Semerkand'da Kadızade 'nin yönettiği medreseyi kurdu(1421). Aynı tarihte rasathaneyi kurmaya başladı. Semerkant'ta Kühenk tepesinin üzerinde kurulmuş olan bu rasathane aletlerinin mükemmelliği ve binasının güzelliği ile de ünlüydü.Gözlemevinin ( rasathanenin) yönetimini yukarıda adı geçen bilginlerin ölümünden sonra Ali Kuşçu'ya verdi. Onun yardımı ile de bu rasathanede meşhur olan Zeyc-i Gurgani diye ünlenen zeycini meydana getirdi.

(Hilmi Ziya Ülken, İslam Düşüncesi,Ülken Yayınları, s: 267-268)



Bir Sokrates Trajedisi:Tokatlı Molla Lütfi

Bilim, bir birikime dayanır hep. Ali Kuşçu, Kadızade Rumi' nin , Molla Lütfi de Ali Kuşçu’nun öğrencisiydi. Tokat' lı Molla Lütfi (Müderris Tokatlı Lütfi ), Fatih döneminde saray kitaplığının yöneticisiydi; böylece değişik bilimleri inceleme olanağı bulmuştu. Üstün bir bilgisi ve geniş hoşgörüsü nedeniyle 16. yüzyılı aydınlatanlardandır.

Bilimleri sınıflandıran bir kitap yazdı: Bilimlerin Konuları ve Allahın İstedikleri . O zaman akli bilimler denen doğa bilimleriyle, felsefe ve matematikle ilgili çalışmalar yaptı. Molla Lütfi, ünlü Delos Problemi’ nin çözümünü buldu. Basit bir soru: Bir cismin boyutları iki katına çıkarsa hacmi kaç katına çıkar? İki katına değil, sekiz katına çıkar. Zamanın geometriden habersiz kadıları, bu tür sorunlarda yanlışlık yapıyordu. Molla Lütfi, bu karışıklığı gidermişti. Sıfatından da anlaşılacağı gibi namazında niyazında bir kimseydi. Ama akılcı, eleştirel ve sözünü budaktan sakınmayan bir adamdı. Yapmacık davranışları eleştirirdi...Harname (Eşek Kitabı) adlı eserinde Türkçe'deki eşekle ilgili atasözlerini derledi; döneminin yöneticileriyle ve bilgisiz dediği bilginlerle alay etmekten çekinmedi.. 16. yüzyıl şeyhülislamlarından Kemal Paşazade başlangıçta askeri sınıfa girmişti. Sadrazam Çandarlı İbrahim Paşa'nın meclisinde, müderris Tokatlı Lütfi' nin ünlü akıncı beyi Evrenesoğlu Ali Bey'den daha üstün tutulduğuna tanık olunca, askerliği bırakıp ilmiye sınıfına geçmiştir. Molla Lütfi' nin zekası ve düşünsel hoş görüşü kısa sürede kayalara çarpar.

(Ş. Turan,TKT s: 158-159)

Molla Lütfi, Fatih Sultan Mehmet ve 2. Bayezid dönemlerinde yaşamış ünlü bir matematikçidir. Ali Kuşçu’dan öğrendiği bilgileri Sinan Paşa’ya öğretti. Böyleci Sinan Paşa, Molla Lütfi aracılığıyla matematik öğrenmiştir. Molla Lütfi, çevresindeki devlet erkanına ve bilginlere şakalar yapardı. Bu şakalarla bir çok yetkiliyi eleştirdiği için, çoğu kimse tarafından sevilmezdi. Fatih Sultan Mehmet’le de iki arkadaş gibi şakalaşırdı. Kendisini çekemeyen bazı kimselerin dinsizlik suçlaması nedeniyle Sultan Bayezid zamanında idam edildi. Ölümü üzerine yas tutulmuş, tarihler düşürülmüş ve şehit sayılmıştı.

Molla Lütfi’nin çoğu Arapça olan eserleri 17. yy’a kadar elden düşmemiştir. Bunlardan birisi olan Sunak Taşının İki Katının Bulunması Hakkında (Taz’ifü’l-Mezbah) adlı kitabı iki bölümden oluşur. Birinci bölümde kare ve küp tarifleri yapılmış, çizgilerin ve yüzeylerin çarpımı ve iki kat yapılması gibi geometri konuları ele alınmıştır. İkinci bölümde ise ünlü Delos Problemi incelenmiştir.

Molle Lütfi’nin bu problemi, İzmirli Theon’un yapıtından öğrendiği anlaşılmaktadır. İzmirli Theon, İskenderiye Kütüphanesi müdürü Eratosthenes’e atıfta bulunarak, Delos Adası’nda büyük bir veba salgını çıkınca, ahalinin Apollon rahibine başvurduğunu ve bu salgının geçmesi için ne yapmak gerektiğini sorduklarında, rahibin tapınaktaki sunak taşını iki katına çıkartmalarını tavsiye ettiğini (Bilim Tarihi, Doruk Y s: 126), böylece kolaylıkla çözülemeyecek bir matematik probleminin ortaya çıkmış olduğunu yazar. Mimarlar bu işi başaramayınca, Platon’un yardımını isterler. Platon, rahibin sunak taşına ihtiyacı olmadığını, ama Yunanlılara matematiği ihmal ettiklerini ve küçümsediklerini söylemek maksadıyla bu problemi gündeme getirdiğini bildirdikten sonra, problemin orta orantı ile çözüülebileceğini ifade etmiştir.

Molla Lütfi işte bu öyküden esinlenerek bu küçük eserini yazdı. Kitabında, kübün iki kat yapılmasının, yanına başka bir küp eklemek olmadığını, onu sekiz kere büyütmek demek olduğunu açıkladı. Molla Lütfi bu problemin orta orantı ile çözülebileceğini söyleyerek bu yöntemi açıklar.

Bilimlerin Konuları ( Mevzuatü’l-Ulüm ) adlı eserinde ise yüz kadar bilimi tasnif ederek konularını ve yararlarını tanıtır.
Alıntı ile Cevapla
Cevapla


Seçenekler
Stil

Yetkileriniz
Yeni Mesaj yazma yetkiniz aktif değil dir.
Mesajlara Cevap verme yetkiniz aktif değil dir.
Eklenti ekleme yetkiniz aktif değil dir.
Kendi Mesajınızı değiştirme yetkiniz aktif değil dir.

Smileler Açık
[IMG] Kodları Açık
HTML-KodlarıKapalı
Trackbacks are Açık
Pingbacks are Açık
Refbacks are Açık


Benzer Konular
Konu Konuyu Başlatan Forum Cevaplar Son Mesaj
Osmanlı Tarihinde Bilim -1- freem@n Osmanlı Tarihi Genel 1 07-24-2007 16:34
Osmanlı Tarihinde Bilim -9- freem@n Osmanlı Tarihi Genel 2 06-23-2007 01:42
Osmanlı Tarihinde Bilim -7- freem@n Osmanlı Tarihi Genel 2 06-23-2007 01:40
Osmanlı Tarihinde Bilim -6- freem@n Osmanlı Tarihi Genel 2 06-23-2007 01:39
Osmanlı Tarihinde Bilim -8- freem@n Osmanlı Tarihi Genel 0 12-17-2006 01:16


Bütün Zaman Ayarları WEZ +3 olarak düzenlenmiştir. Şu Anki Saat: 14:46 .


Powered by vBulletin® Version 3.6.8
Copyright ©2000 - 2008, Jelsoft Enterprises Ltd.
Search Engine Optimization by vBSEO 3.1.0
Abonem.COM
Abonem Toplist

Arama - Toplist - Sohbet - Chat - muhabbet


1 2 3 4 5 6 7 8 9 10 11 12 13 14 15 16 17 18 19 20 21 22 23 24 25 26 27 28 29 30 31 32 33 34 35 36 37 38 39 40 41 42 43 44 45 46 47 48 49 50 51 52 53 54 55 56 57 58 59 60 61 62 63 64 65 66 67 68 69 70 71 72 73 74 75 76 77 78 79 80 81 82 83 84 85 86 87 88 89 90 91 92 93 94 95 96 97 98 99 100 101 102 103 104 105 106 107 108 109 110 111 112 113 114 115 116 117 118 119 120 121 122 123 124 125 126 127 128 129 130 131 132 133 134 135 136 137 138 139 140 141 142 143 144 145 146 147 148 149 150 151 152 153 154 155 156 157 158 159 160 161 162 163 164 165 166 167 168 169 170 171 172 173 174 175 176 177 178 179 180 181 182 183 184 185 186 187 188 189 190 191 192 193 194 195 196 197 198 199 200 201 202 203 204 205 206 207 208 209 210 211 212 213 214 215 216 217 218 219 220 221 222 223 224 225 226 227 228 229 230 231 232 233 234 235 236 237 238