Abonem.COM Forumları  - Müzik, Kültür Sanat, Atatürk, Sağlık, Aşk, İslam, Güvenlik, Oyun, Spor, Donanım  

Geri git   Abonem.COM Forumları - Müzik, Kültür Sanat, Atatürk, Sağlık, Aşk, İslam, Güvenlik, Oyun, Spor, Donanım > Osmanlı Tarihi > Osmanlı Tarihi Genel
Kayıt ol Yardım Üye Listesi Ajanda Arama Bugünki Mesajlar Forumları Okundu Kabul Et

Osmanlı Tarihi Genel Osmanlı Tarihi Genel Bölümüdür. Bu bölümde diğer Osmanli Tarihi Bölümlerine uymayan bilgileri paylaşabilirsiniz.

Cevapla
 
LinkBack Seçenekler Stil
  #1 (permalink)  
Alt 12-17-2006, 02:09
freem@n - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
Abone
 
Üyelik tarihi: Dec 2006
Mesajlar: 47
Tecrübe Puanı: 0
freem@n Paylaşmaya Yeni Başlamış
Standart Osmanlı Tarihinde Bilim -3-


Bir Bilge’nin İdamı

“Molla Lütfi, üstün bilgisi ve hoşgörüsü sonucunda Fatih Sultan Mehmet'in danışmanları arasına girmişti. Ancak Hocası Sinan Paşa, Fatih’in gadrine uğrayınca hocasıyla birlikte Sivrihisar’a gitti. Fatih’in ölümünden sonra İstanbul’a döndü. Bursa ve Edirne medreselerinde, İstanbulda Sahn medresesinde hocalık yaptı. Düşünce gücü itibariyle kendisinin düzeyinde olmayan bazı hocalar: Hatipzade, Molla İzari, Efdalzade, Ahaveyn ve başka dar görüşlü bazı kimseler Molla Lütfi'yi imansızlıkla suçladılar. Bunlardan Efdalzade ve Ahaveyn, imanı ve müslümanlığı meydanda olan bir şahsın idam edilemeyeceğini ileri sürdüler; ama Hatipzade ile Molla İzari' nin ısrarları üzerine Ocak 1495'te Molla Lütfi idam edildi. O, özgür düşünceli, rind-meşrep ve her türlü taasuptan uzak olan ve düşüncelerini açıkça söyleyerek itiraz eden dar zihniyetli alimlerle alay ederdi. Molla Lütfi, bu halleriyle, kendisine ulema arasında epey düşman kazanmış ve nihayet bunların kurbanı olmuştur.”

Molla Lütfi’nin önemli eserleri vardır. Bunlardan biri yüz kadar ilim konsundan söz eden Mevzuatü’l-ulum ‘dur bandan başka hadis, mantık, belagat.adap vesariye dair çok çeşikli telifleri görülür.16. yy alim ve düşünürü İbn Kemal, Molla Lütfi’nin öğrencilerindendir.

Lütfi’nin bir manzumesinden:

Geçmedi aşktan heves nidelim

Olmadık ana destres nidelim

Hele biz vasfın iltimas nidelim

Ele girmezse mültemes nidelim

Can bağışlar eğerçi bir nefesin

Bize irmez o bir nefes nidelim

Lütfi’ye karban-ı vaslından

İrmez avaze-i ceres nidelim.

(Uzunçarşılı, s: 661-662)

Ve tutucu ulema sınıfı harekete geçti; matematikçi Molla Lütfi, Şiiliği övmekle ve dinsizlikle suçlandı. Gösterilen delil şuydu: Molla Lütfi, Fatih’in kurduğu Sahn Medresesinde ders verirken Buhari' den bir hadis aktarır ve bunu açıklarmış. Yine birgün böyle bir hadisi okumuş. Buradan hareketle bir savaşta Hz Ali' nin vücuduna saplanan oku tabipler çıkaramamış çünkü Ali acılara dayanamıyormuş. Bir gün namaz kılarken ok çıkarılmış ve Ali hiç acı duymamış. "Hakikat-o salat işte budur; bizim kıldığımız ise kuru eğilip bükülmedir" demiş! Onun bu sözü aleyhinde olanlarca "Namaz, kuru eğilip bükülmedir" şeklinde yayılmış. Şeyhülislam başkanlığındaki özel mahkeme onu suçlu buldu. Bu mahkemede kendisinin bilimsel olarak tartıştığı Hatip Zade ve Molla İzari de vardı. Hükmü, Sultan 2. Bayezıt onayladı. 24 Aralık 1494' de Sultanahmet At Meydanında (Hipodrum) boynu kılıçla kesilerek idam edildi. A. Adıvar, onun idamını haklı olarak bir Sokrates trajedisi olarak nitelemektedir.

(Ş. Turan, TKT s: 174-175)

Fatih Sultan Mehmet, İmam Gazali' nin aklın güçsüzlüğünü savunan eserini(Tehafütü'l Felasife ) okumuştu. İmam Gazali bu eserinde İbni Sina'nın aklı esaslı ölçü yapmasına itiraz ederek akıl ile her şey ölçülmez ve zayıf ve aciz olan akıl ölçüsüne itimat edilemez diyerek iddiasını ispatlamak istemiştir. Bu eser yazıldıktan yaklaşık yüz yıl sonra Endülüslü İbni Rüşd, Gazali'nin görüşlerine itiraz ederek akıl ve imandan hangisinin üstün olduğunu inceledi; aklın üstün olduğu sonucu ile bunu ispat için (Tehafütüt-tehafüt)adlı eserini yazdı. Fatih Sultan Mehmet, Hocazade ile Alaeddin Tusi' ye(ölümü, 1455, Semerkand) bu eser konusunda görüş bildirmelerini istemişti. Hocazade incelemesini dört ayda, Tusi ise altı ayda bitirmiş. Her ikisi de İmam Gazali'nin düşüncesini uygun bulmuşlardı. Padişah bunlardan Hocazadeye, Tusi'ye verdiği onbin akçenin iki mislini vermiş. Buna çok gücenen Alaeddin Tusi günlüğü yüz akçe olan müderrisliğini bırakarak memleketine dönmüştür. Hocazade'nin Tehafüt [Tahafüt,şiddetli arzu ve heves ile bir şeyin üzerine düşmek ve atılmak demektir. İmam Gazali'nin Tehafütü’l-felasife’si kelamcılarla hükema yani filozoflar arasındaki tartışmayı inceler;ilk Tehafüt İmam Gazali’nin eseri olup İbni Sina’nın bazı görüşlerine itiraz etmiştir. İmam Gazali bu eserinde İbni Sina’nın aklı esaslı ölçü yapmasına itiraz ederek akıl ile her şey ölçülmez ve zayıf ve aciz olan akıl ölçüsüne itimad edilemez diyerek iddiasını isbat etmek istemiştir. Bu eser yazıldıktan yaklaşık bir yüz yıl sonra Endülüs'lü İbni Rüşd, Gazali’nin Tehafütüne itiraz ederek akıl ve imandan hangisinin üstün olduğunu tetkik ile aklın üsün olduğu sonucuna varmış bunu ispat için Tehafütü’l-tehafüt isimli eseri yazmıştır. İşte bu iki kişi hakkında bir fikir edinmek isiteyen Fatih Sultan Mehmet, sorunu Hocazade ile Alaüddin Tusi’ye incelettirmiştir. Her ikisi de Gazali’nin fikrini uygun bulmuşlardır.] adlı eseri ulema arasında o kadar şöhret bulmuştu ki ünlü alim Celal-i Devvani bu eseri okuyunca " Böyle bir ktap yazmak benim de aklımdan geçiyordu; bunu görünce yazmaya lüzum kalmadı. Allah, bu kitabı telif edenden ve bu diyara getirenden (öğrencisi getirmişti) razı olsun" demişti. Hocazade'nin bu eseri İmam Gazali ve İbn-i Rüşd'ünkülerle birlikte Mısır'da basılmıştır. Son zamanlarında mefluç olan Hocazade, 1488 yılında Bursa müftüsü iken ölmüştür. Emir Sultan medreseleri karşısındaki caddedenin gerisine gömülmüştür. Bu kıymetli alimin kelamdan Mevakıf ile yine kelamdan Tevali ve fıkıhtan Hidaye şerhi ve usuli fıkıhtan Telvih gramerden İzzi üzerine şerh ve haşiyeleri vardır.(Uzunçarşılı s: 655-656 )

Fatih Külliyesi Medreseleri Ne değildi?

Tarihimize bakışla ilgili bilgileri okudukça, "kimlik arayışı"nda tarihin nasıl tahrif edilğini hayretle görüyoruz. Bunlardan biri de İstanbul Üniversitesini el çabukluğuyla Fatih Medreselerine bağlama çabasıdır.

Ekmeleddin İhsanoğlu anlatıyor:

“İstanbul’un fethi ile Osmanlı Devleti’nin cihan devletine yani imparatorluğa dönüşme süreci içinde, bir padişah olarak Fatih’in eğitim ve ilme verdiği büyük önem ve gösterdiği kişisel yakın ilgi, bilinen ve devamlı olarak övülen bir husustur. Ayrıca İstanbul’un yedi tepesinden ilkine Osmanlı İstanbulu’nun ilk abidevi eserini inşa etmesiyle Fatih yeni saltanat merkezine ilk Müslüman Türk damgasını belirgin tarzda vurmuştur. Bu mimari tarz, daha sonra İstanbul’un ufuklarını süsleyecek silüetinin temel taşını oluşturacaktır.

Fatih Külliyesi,Osmanlı Devleti’nin bir buçuk asırlık tarihinde mimari cesamet bakımından en büyük; dini, ilmi ve sosyal hizmetlerin yürütlmesi açısından en gelişmiy külliyedir. Külliyenin bu haliyle oluşmasında cihangir padişahın arzısı ve dünya görüşü ile Osmanlı ilim ve kültür hayatının bu süre içinde kazanmış olduğu seviyenin (s: 39), eski Bizans ihtişamı karşısında kendini daha ileriye götürme hamlesinin tesirlerini de görmek gerekir. Bu külliyenin içinde Sahn-ı Seman veya Sahn Medreseleri adı ile bilinen sekiz büyük medrese ve bunlar ile bir arada Tetimme adı ile inşa edilen yine sekiz alt medrese grubu, bu külliyenin ilim ve eğitim tarihi açısından dikkate değer en önemli unsurlardır. Gerçekten de bu medreselerin kurulmasının Osmanlı ilim ve eğitim tarihi içinde bir dönüm noktası ve yeni bir ilerleme merhalesi olduğu, gerek o dönemin yazılarında gerekse daha sonra yazılan metinlerde, hep kabul gören bir kanaat olarak tekrarlanarak günümüze gelmiştir. Bu medreselerin haklı şöhretleri de Osmanlı İmparatorluğunun zaman ve mekanı boyutlarınca yayılmıştır.

... Ayrıca İstanbul Üniveristesi’nin tarihini Fetih ile birleştirme gayretleri içinde, bu çalışmalara yeni bir hız verilmiştir. Bu çalışmaları yürütenler ve onları teşvik edenler böyle bir bağlantının tarihi delillerini bulmaya çalışırken, İstanbul Üniversitesi’nin Bayezid Meydanı'ndaki giriş abidesi üzerindeki tuğrayı açmayı hiç düşünmemişlerdir. Bugün de İstanbul Üniversitesi, Sultan Aziz’e ait bu tuğranın yanında, sembolik komşuluk bağları dışında bir bağ olmadığı halde,Osmanlı Medreselerinin bir devamı olarak kabul edilmektedir[Dip not: Yurt içinde ve dışında genel kabul gören bu asırlar boyu süren münasebete böyle bir mirasın gerektirdiği ilginin hiçbir zaman gösterilmemesinde Osmanlı medreseleri konusunda menfi önyargının etkisi olduğu kesindir.](s:40)

Osmanlı medeniyeti tarihi konusunda yaptığımız araştırmalar sırasında, değerli ilim adamlarımızın Fatih medreseleri ile ilgili o yıllarda yazdıklarına baktığımızda, konunun önemine yakışır ilginin gösterildiğini ancık yapılan çalışmaların çok geniş kapsamlı olması nedeniyle, Fatih medreseleri ve özellikle onların kuruluşu ile ilgili kısımların derinlemesine incelenmediğini, konunun araştınrılması gereken baz temel yönlerinin hala ele alınmadığını, yeni soruların sorulup cevaplandırılmayı beklediğini gördük. Böyle eksikliklerin bulunmasının her ilim çalışma için geçerli ve tabii olduğu kanısındayız. Ancak bizi çok düşündüren ve şaşırtan husus, bu öncü ilim adamları ile onları izleyen sonraki nesillerden ilim adamlarının baştan beri temelsiz, tarihi dayanağı olmayan bir takım “bilgi unsurlarını”, “tarihi rivayetler” adı altında devamlı olarak tekrar etmeleri ve onlara dayalı olarak büyük hükümler vermeleri ve önemli değerlendirmeler yapmalarıdır. Biz bu makalemizde,elde mevcut Fatih devri kaynaklarında veya sonraki ona yakın dönemden bize ulaşan kaynaklarda bulunmayan hususların bu çalışmalarda o döneme aitmiş gibi ileri sürüldüğünü göstermeye çalışacağız. Daha geç devirlernde ileri sürülen veya bazı tarih kitaplarında yer alan görüşler, hangi baağlamda söylenip yazıldığına bakılmadan ve dikkatli şekilde otantikliği belirlenmeden tarihi vakıa olarak kabul edilmiştir. Aynı zamanda ilimi metodollojiye tabi olmadan yazılan savunmacı ve yüceltici yazıların gözü kapalı olarak tarihi bir vesika gibi alınıp aynen tekrarlanması, hatta bu yanlış bilgi ve kanaatlerin de daha ileriye götürülerek, işin içinden çıkılmaz hale getirildiğini görüyoruz. Bu yazılarda karışıklığa yol açan başka bir husus da birbirinden çok farklı eğitim anlayışı, felsefesi ve sistemleri olan Osmanlı medreseleri ile modern okul ve üniversiteler arasında kurulmaya çalışılan paralellikler ve benzerliklerdir.

Bu karışıklıktan da nasibini alan Fatih Medreseleri (s: 41), değişik bilim dallarında eğitim yapan ve farklı formasyonu olan meslek sahiplerini yetiştiren fakültelerden oluşan üniversiteye benzetilmiştir. Böylece Fatih külliyesi medreseleri imajı: Dini ilimler, Edebiyat, Hukuk, Fen, Tıp ve Mühendislik Fakültelerinden oluşan bir üniversita haline gelmiştir. Ayrıca “ulemadan” vezir Mahmud Paşa, Molla Hüsrev ve Ali Kuşçu tarafından hazırlanıp padişahın tasdikinden sonra uygulanmaya başlanan bu “üniversite”nin,”ders programı” ile kendine has bir “kanununun” bulunduğu ileri sürülmüştür. Hatta bir zamanlar, Türk üniversiteliren has “Ordinaryüs Profesörlük” ucubesinin bile Sahn medreselerinde mukabil ve muadili bulunmaya çalışılmıştır. Bugünkü mesleki anlayış ve akademik alışkanlıklarıyla bu konulara eğilenler, esasen her bakımdan çok uzaklarda kalan bu konunun, maalesef, daha zor anlaşılır hale gelmesine sebep olmuşlardır...

1. Kaynaklar Işığında Fatih Külliyesi Medreseleri

Fatih devrini ele alan kaynaklar, sonraki devir kaynaklarına nazaran daha az olmasının yanısıra genel olarak fütühat ve özellikle sırf Osmanlı veya İslam tarihini değil, dünya tarihini çok derinden ilgilendiren İstabul’un fethi üzerinde detaylı şekilde dururken onun umran, kültür ve eğitim sahalarında yaptığı işlere çok kısa yer ve genel bilgi vermektedir. Fatih devrinden 17. yy’ın ortalarına kadar yani iki yüzyıllık dönem içinde yazılan (basma veya yazma) Osmanlı tarihlerinden bu medreseler konusunda tesbit edebildiklerimizi, mümkün olduğu ölçüde ve tekrarlara mahal vermeden. kronolojik sıraya rialet ederek aşağıda vermeye çalışacağız.

Fatih Külliyesi ve medreseleri ile ilgili bilgilerin temel kaynağı Fatih vakfiyesidir. Önce Arapça daha sonra Türkçe olarak düzenlenen bu vakfiyenin günümüze ulaşan on nüshası bulunmaktadır. Arapça ile Türkçe metin arasında bazı farkların bulunduğuna ilk önce Adnan Adıvar tarafından işaret edilmiştir. Ekrem Hakkı Ayverdi de Fatih dönemi mimarisine ait abidevi eserinde vakfiye nüshaları arasındaki farklara işaret etmiş bulunmaktadır.Son olarak da, ihalatı ve çok dikkatli şekilde Osmanlı vakıf kütüphanelerini inceleyen İsmail Erünsal, Fatih Külliyesinde bulunan medreselere vakfedilen kitapları ve kurulan kütüphaneleri incelerken, nüshalar arasındaki farkları ele almış ve bu makalemizde tenkitle ele alacağımız bazı çalışmalarda bulunan kütüphane (s:43)cilik konubsundaki yanlışlıkları tashih etmeye çalışmıştır. Bizim aşağıda sunacağımız özet, Vakıflar Genel Müdürlüğü tarafından yayınlanan Türkçe nüshaya dayanmaktadır. Bu metnin, Külliyenin kuruluşunun tamamlanmasından ve işleyişinin kurulu düzen içinde rutin bir hal aldığı bir zamana ait olması, bu çalışmamız için daha elverişlidir.

Vakfiyeden, Fatih’in İstanbul’u fethettikten sonra onu imar edip yeni şahsiyetini oluşturmak için büyük bir hamle yaptığını ve etrafındakileri bu hamleye katılmak için teşvik ettiğini görüyoruz.Böylece, hayır sahiplerinin gayreti ile yüzden fazla kilise ve manastırın mescid, medrese ve hanikaha dönüşüğünü öğreniyoruz.Vakfiye bu dönüşümü, Hz. Muhammed’in kazandığı bir savaştan sonra, nefisleri terbiye ve geliştirme babında söylediği “şimdi küçük cihadı başardık sıra büyük cıhada geldi”sözüne işaret ederek, İstanbul fethinin küçük cihad( cihad-ı asgar), bu imar ve eğitim hamlesinin büyük cihad(cihad-ı akbar) olduğunu, edebi güzel bir üslup içinde tasvir eder. Vakfiye aynı zamanda Fatih’in merkeziyetçi tavrının bilim ve eğitim hayatındaki tesirini ve bizim burada ele alacağımız medreselerin kuruluşunun, bu merkeziyetçi politikanın bir ifadesi olarak düşünüldüğünü gösterir.

Vakfiyeye göre Fatih “payitahtını” yani yeni başkentini, “darülilim” yani ilim merkezi yapmak için Caminin etrafında yüksek sekiz medrese ve bu medreselerin arkasında “Tetimme” adıyla bilinen sekiz küçük medrese inşa ettirmişti. Böylece Caminin iki tarafında toplam onaltı medrese olup bunların dışında, Caminin batı kapısına mail tarafında, bir “Darültalim” yani sibyan mektebi de kurmuşlardır(s:44)

Vakfiyeden, bu külliyenin gelişmiş bir eğitim merkezi olarak ve burada eğitim göreceklerin onun dışına çıkma ihtiyacını duymayacak şekilde dezünlündiği, bunun için yeme, içme, barınma ve tedavi görme konusunda bütün ihtiyaçların görüleceği kütüphane, imaret ve darüşşifa gibi müesseselerin de kurulduğunu görüyoruz.

Vakfiyeye göre, Padişah medaris-i aiye’nin (yüksek medreseler) işleyişini ve görevlerini şu şekilde düzenledi: Caminin iki cenahında bulunan ve binası geometrik kaidelere, düzeni ise hikmet kaidelerine göra kurulan Semaniye (sekiz) medreselerinden her birine, Kuran-ı Kerimde ifade edilen özelliklere sahip, mebadi ve mukaddimat ile akli ve nakli ilimlerde uzman, eğitici olma sıgatlarını taşıyan ve ömrünü faydallı ilimlere adamış birer müderris tayin olunsun.Bu müderrislerden herbiri,tatil günleri hariç, hergün medreseye giderek,vakıf şartlarına uygun olarak orada hazır bulunanlara (talebelere) çeşitli ilimlerden okutsun, ayrıca hikmek türlerinden ve inceliklerinden feyz versin; bunun karşılığında her bir müderris vakıftan günlük elli akçe alsın.

Öğrenciler arasında akranları içinde sivirilen, muhtasar kitapları okutabilecek ve çabuk öğrenme kabiliyeti olan bir kişi, her müderrisin medresesinde onun Muidi olsun ve günlük olarak vatkıftan beş akçe alsın ve her medrese için on beş Danişmend tayin edilsin.Onlardan herbiri de kabileyetli, zeki, muteber kitapların gayelerini anlayabilen, yazarların söylediklerinin inceliklerine mutalaa ile ulaşabilen, medrese müderrislerinin huzurunda çeşitli fenlerden (fen=ilim) konuşmaya ve tartışmaya kadir ilim ayşıkları olsunlar, ders günlerinde müderrisin huzurunda hazır bulunsunlar, medresede okutulan önemli ilimlerde ustalaşmak için ders meclisinde hazır olsunlar ve vakıftan kişi başı iki akçe olmak üzere otuz akçe alsınlar.

Her medrese için bir bevvap tayin olunsun. Bu bevvep (s: 45), medresenin kapılarını zamanında açıp kapasın ve ders bitimine kadar hazır bulunsun.İki kişi de hadim ve ferraş olsun; bu iki kişi medresenin, medresenin hareminin ve kenefinin temizlenmesi ile uğraşsınlar. Bu görevlerinden dolayı vakıftan günde, her biri iki akçe olmak üzere, altı akçe alsınlar. Medresenin hasır, kandil, yağ (lamba yağı) ve fitil ihtiyaçmlarına günde ikişer akçe ayrılsın.

Tettimme Medreseleri olarak bilinen, küçük medreseler için vakıftan günlük altışar akçe tayin edilsin. Bu meblağın iki akçesi bevvaba, geri kalan dört akçe de ihtiyaca göre hasır, mum vb. ihtiyaçlar çiçin sarfedilsin. Tetimmenin her bir odasına(hücresine) her ay onbeş akçe verilsin. Böylece odalarda bulunana talebelerin ihtiyaçları giderilsin, onlar da rahatlıkla faydalı ilimleri tahisli etsinyer. Vakfiyelerde buraya kadar, her bir görevlinin görevi anlatılmıştır. Bu kişiler bizzat görevlerini kendileri yaparlar ve meşru bir sebep olmadıkça “naib” kullanmazlar.

Medreseye vakf edilen kitaplardan oluşan kütüphaneye bir hafızülkütüb tayin edilsin. Bu kişi, muteber kitapların isimlerini bilen, müderris, muid ve talebelerin ihityaç duydukları kitapları tanıyan biri olsun. Hafızülkütüb, Nazır veya Naibinin (Kaim-makam-ı Nazır) bilgisi dahılında vakıf kitaplarını medrese mensuplarına ulaştırsın ve bu kitapları korusun, bunun karşılığında vakıftan günlük altı akçe maaş alsın. Hafıülkütüp için bilgisi geniş ve iyi olan bir katip tayin edilsin. Bunun görevi: Darülkütüpte bulunan kitapların sayılarını ve isimlerini yazsın ve kime ne kadar kitap verildiğini defterine kayd etsin. Hafıülkütüp ile güvenilir katibi, talebelere ihtiyaç duyduklardı kitapları dağtsın ve ihtiyaç giderildikten sonra toplasın ve geri alsın. Bunu yaparken bir varak bile zayi etmesin aynı zamanda ihtiyaç sahiplerinin de ihtiyaçlarını da gidersin. Bu görev karşılığında katip dört akçe alsın. Vakıf Nazırı da her ayın sonunda vakıf kitaplarının kaybolmaması için sıkı kontrolde bulunsun ve onları korusun”

Fatih devrinin elimize ulaşan vakfiyesi dışında tarih kitaplarının Sahn medreseleri ile ilgili verdiği bilgiler çok kısa olup detaylardan uzaktır. Elimizde Fatih dönemine ait en eski metin, çağdaşı olan İmrozlu Rum tarihçisi Kritovulus’un eseridir. Türkçe’ye “Tarih-i Sultan Mehmed Han-ı Sani” adı ile çevirilen bu eser, 1451-1467 yıllarının tarihini kapsar. Kritovulus , fetihten sonra İstanbul’un idaresi ve imarı iyle ilgili sultanın çalışmaları konusunda, teferruata girmeyen özlü birtakım bilglier sunmaktadır. Bu bilgiler, Fatih’in külliyesinin ilk kuruluş aşamasıyla ilgilidir:

“Kendisi dahi şehrin ortasında ve yüksek bir noktasında cesamet ve kıymet cihetiyle emsalini aşan bir cami inşa ettirmek için bir yer seçerek içine konulacak sütunların ve taşların ve sair inşaat malzemesinin hazırlanıp tedarik edilmesini ferman eyledi.”(Kritovulus, Tarih-i Sultan Mehmed Han-ı Sani (çev Karolidi), İstanbul, 1328, s:128-129)

Bu metin, Fatih Külliyesinin Şubat 1463'te başlayan inşaatından önceki durumu açıklaması bakımından önemlidir.

Fatih’in çağdaşı olan ve İstanbul’un fethinde bulunan Tursun Bey ‘in (öl: 1490'dan sonra) Tarih-i Ebü’l Feth adlı eserinde Fatih Camisi’nin yapımından sözederken özetle “Ve caminin bazı taraflarına sekiz güzel medrese yaptırdı. Tefsir, hadis, furü ile usul-i menkul ve ma’kul konularında yazılmış çok değerli eserleri kütüphanesinde bir araya getirdi. Devrin en faziletli ve bilgili alimlerini ders vermek üzere hoca olarak atadı. Bu hocalar takva ve fetva bakımından devlet ve din bahçesini süslediler. Bu aziz insanların eserleri, güneşin nuru gibi aleme yayıldı. ‘İlim Çin’de bile olsa arayınız’ hadisinin hükmüne uyarak uzaklardan gelen dirayet sahibi(s: 47) ve ilim talibi müstaidler, orada bulunabilmek için, güzel bir şekilde yarıştılar. ‘Sen bütün varlığın ilme vermedikçe o sana bir kısmını vermez.’ ve ‘ Bilenlerle bilmeyenler bir olur mu?’ hükümlerine uygun olarak, gece ve gündüz, doğrulukla ilim öğrenmeye gayert ettiler. Taş yastık ve hasır yatağa bile razı olan müzakereci suhteler için Tetimme Odaları yaptırdı. Faziletlilere ve talebelere günlük ve aylıkla ders görmeleri tekrar emir buyuruldu. Bu medreseler, durumlarına uygun olarak, Semaniye diye isimlendirildi. medreselerin çevresine, herkesin yararlanabileceği bir darüşşifa yaptırdı ve hazik tasibler, sadık hizmetliler ve uygun ilaçlar temin etti. Medreselerin bir yanına medrese ehline, gelip gidenlere, fakirlere ve mahalle sakinlerine günde iki defa yemek verebilecek ali bir imaret yaptırdı” denilmektedir.

İlmin faziletiyle ilgili Arapça iktibaslarla dolu Tursun Bey’in bu ifadeleri, medreseler konusunda vakfiyeden özetlediğimiz bilgilerden çok az bir kısımını, edebi ve ağır bir üslupla sunmaktadır.

Fatih’in ölümü esnrasında İstanbul’da bulunan ve ilmiye mesleğine mensup olan Neşri (70-80 yaşlarında iken 1520 de ölmüştür), “İstanbul’un İmarına Başlamasının Hikayesi” başlığı altında “... bundan sonra İstanbul’un şerefli bir yerinde sekiz medrese, ortasına ulu bir Cami, karşısında darüşşifa, medreselerin suhteleri için Tetimme, Sofilerin duracağı ziyarethaneler de yaptırdı, bütün bu medreselerin ve suhtelerin aşını, ekmeğini, etini o imaretten kıldı. Bu “biri bine karşılık” bir imarettir.

2. Bayezit dönemi müelliflerinden İdris-i Bidlisi (öl 1520)'nin sultanın emriyle yazdığı Sekiz Cennet (Heşt Bihişt ) adlı Farsça tarih kitabı, Fatih dönemi için önemli bir kitaptır. Gazi Osman Bey’den 2. Bayezid’e kadar sekiz Osmanlı padişahının tarihleri ile ilgili bilgi veren bu eserin yedinci kısmı Fatih’e ve dönemine aittir. Süslü ve ağdalı bir dille yazılmış olan bu eser, yayınlanmayı ve Türkçeye tercüme edilmeyi bekleyen tarihi kaynakların bellli başlı olanları arasındadır. Bu eserde, Fatih külliyesi ile ilgili bilgiler “İstanbul’da Yeni cami, sultanın hayır kapıları, Semaniye medreseleri ve onlara ek olarak yapılan Tetimmi Medreselir hakkında” başlığı altında bulunmaktadır. Buna göre İdris-i Bitlisi, özet olarak, bu konu ile ilgili şu bilgileri vermektedir: “ İslam’ın yörüngesinde bulunan, salim düşüncesi zamanın mühendislerine ölçü olan padişah, o geniş şehirde, maddi ve manevi güzellikleri biraraya getiren, kadim tarz üzere bir cami ve onun etrafında birkaç medrese ve darüşşifa yapılmasını istedi. O gönül açan alanın ön tarafında, büyük bir avlunun içinde, çevresinde dokuz felek gibi çok sanatlı kubbeler bulunan, gökyüzüne benzer büyük tek kubbeli bir cami ve onun iki yanında ilim ehlinin ve talebelerin oturmaları için, hendese kanunlarına uygun olarak, sekiz medrese yapıldı. Her medresenin önünde ders vermek için daha büyük kubbeli birer dersane açıldı. Felmek-i azamın diğer sekiz feleğe faik oluşu gibi caminin kubbesi de diğer sekiz kubbeye faik idi. Bu manzumenin cıvarında, feleklerin mazharı olan temiz nefisler topluluğuna, yani bu safa ve rühaniyet ile dolu din uluları ve alimlere bir sükunet yeri yaptı”

“Diyarbakır ve diğer doğu memleketlerinin alınmasında İdris-i Bitlisi ’nin büyük hizmeti görüldü. Bu zat, sünni olan Kürt beyleriyle görüşüp anlaşarak onları Osmanlıların tarafına çekti. Böylece Urmiye, İtak, İmadiye, Cizre, Eğil, Bitlis, Hizran (Hizan),Garzan, Palu, Siirt, Hısn-ı Keyfa (hasankeyf), Meyyafarikin (Mafarkın),Cezire-i İbn-i Ömer ve başaklarından oluşan yirmibeş bölge beyi devlete itaat edip kendilerine ebki tertipleri üzere yerelerini idare etmek üzere beratlar gönderildi. bu beylerden Palu hakimi Cemşit Bey, padişah çaldıran seferine giderken bağlılığın bilidirdi ve orduda bulundu.

Devlete itaat ile Osmanlıların yüksek egemenliğini kabul etmiş olan Kürt beyleri arasında Bitlisinin egemeni Emir Şerefeddin ile Hizran egemeni Emir Davud ve Hısn-ı Keyfa egemeni(emiri) Eyyubilerden Melik 2. Halil (dip not: Eyyubiler devletini kuran ailenin Hısn-ı Keyfa şubesi emirlerinden olan 2. Halil, emir Süleyman’ın oğludur. Bir aralık bu aile 1461'de Akkoyunluların nüfuzu altına girmiş ise de onların inkirazı sırasında bu 2. Halil, Siirt ile Hısn-ı Keyfa’yı almıştır. Melik Halil, bir ara kayınpederi olan Şah İsmail’in yanına gidip orada tevkif ve hapis edilip Çaldıran Seferinden sonra ordan kurtulup memlekiteni dönmüş ve Şah İsmail’e karşı Osmanlı egemenliğini kabul etmiştir. Melik Halil’in oğullarından 2. Süleyman, kardeşleriyel mücadeleden bıkarak,1524'te Hısn-ı Keyfa’nın anahtaralarını Diyarbakır beylerbeyi Hüsrev Paşa aracılığıyla Kanunui Sultan Süleyman’a takdim eylediğinden bu suretle Hısn-ı Keyfa doğrudan doğruya ilhak olunarak Melik Süleyman'a Urfa (Ruha) sancakbeyliği verilmiştir. Hısn-ı Keyfa (Hasan Keyf) kalesi Diyarbakır beylerbeyinin yönetiminde olup kazaların Halil oğlu Süleyman Bey altı kere yüzbin akçe ile sancak olarak idare eder: topkapı arşivi 10057 sene 939).(s:275) ve İmadiye hakimi Sultan Hüseyin ileri gelenlerden idiler. Eyalet ismiyle büyük kürt Beylerinin sanakları: Cezire, Bitmlis, Suran, hısn-ı Keyfa, Imadiye, Çemişkezek. Bunlardan aşağı Kürt beylerinin sancakları: Hizan, Sason, Palo, Çapakçur, Egil, Sincar, Elok, Çermük, Hızo, Zerik, Siverek.

Bundan sonra Yavuz Sultan Selim’ in Mısır seferi sırasında Halep’n fethinden sonra ve bu seferden dönüşte Malatya, Urfa, Behisni, Ergani, Harput, Divriği, Siverek ve ikinci defa Mardin ve diğer bazı şehirler ve kasabalar Osmanlı yönetimine geçmiştir. Elcezire ve Doğu Anadolunun elde edilmesi sürekli uğraşılarak üç senede sona ermiş ve bu konduda yine İdris-i Bitlisi’nin büyük hizmeti görülmüştür.”

(Uzunçarşılı, Osmanlı Tarihi, II. Cilt s: 275-276 )

Molla Hüsrev (Yozgat, ?-İstanbul Ekim 1480)

Osmanlı devletinde 15. yy’ın ikinci yarısı içinde yetişen ve fıkıhta en yüksek ilim adamlarından olan Molla Hüsrev için Fatih Sultan Mehmet “ zamanımızın Ebu Hanifesidir” diye takdir ve iftihar ederdi..Bir söylentiye göre, Molla Hüsrev’in babası Yozgat cıvarında Yerköy’de bulunan Arsak adlı bir Türkmen aşiretindendi. Bir başka söylentiye göre İslamiyeti benimsemiş bir Fransız soylusunun (asilzadesinin) oğluydu. Taşköprüzade, babasının Rum asıllı bir Müslüman olduğunu belirtmektedir. Bu alimin adı Mehmed Hüsrev ve babasını adı Feramerz ve onun babası da Ali adında bir Türkmendir.

İslam hukukçuları arasında bugün de en büyük mevkiyi tutmakta olan Molla Hüsrev, fıkıhtan Dürer ve Gurer i simli metin ve şerhi içeren kıymetli eserleriyle ünlenmiştir. Molla Hüsrev, Molla Fenari’nin oğlu Yusuf Bali’den ders aldı, Bursa’da müderrislik ,Edirne kadılığı ve Edirne’deki Şah melik medresesinde bir süre müderrislik yaptı. Sultan 2. Mehmet’in birinci kere başa geçişinde kazasker tayin edilmiş ise de 2. Murat’ın yeniden hükümdar olması üzerine o da kazaskerlikten çekilerek şehzade ile birlikte Manisa’ya gitmiştir hatta Sultan Mehmet’in kendisinin diğerleri gibi makamında kalmasını arzu etmesine karşı “Mürüvvet, devlette ve azilde inasının arkadaşlarıyla beraber olmasıdır” diyerek birlikte gitmişti.

Molla Hüsrev, Fatihin ikinci kere başa geçmesinden sonra yanında maaşlı olarak çalışmaya başladı .Molla Hüsrev, Rumelihisarının yapımı sırasında bizzat inşaatın başında bulundu ve dört ay gibi kısa bir sürede inşaatın tamamlanmasında büyük emeği geçti. Hızır bey’in ölmesi üzerine 1458'de İstanbul kadılığına atandı. Hatta “Bilad-ı selase” denilen Galata, Eyüp ve Üsküdar kadılıklarının yanısıra Ayasofya Medresesinde müderris olarak görevlendirildi. Öğrencileri sabahleyin topluca evine gider birlikte kahvaltı ederlerdi. Dersini bitirdiken sonra yine hep birlikte -öğrencileriyle birlikte- evine gelirdi. Yusuf b. Cüneyd et-Tokadi, Zembilli Ali Efendi,Hasan çelebi, Hasan b. Abdüssamed es- Samsuni ve Muhammed Şah el-Fenari kendisinden ders alan seçkin öğrencilerdi.. Bu hizmetleri yapmaya yetişmekle birlikte müsait zamanlarında kitap bile istinsah ederdi.Çelebi Medresesinde müderris olan kardeşinin ölümünden sonra aynı medresenin müderrisliğine atandı. Varna savaşından önce kazaskerliğe getirldi(1429).

Bu tarihten itibaren Osmanlı ordusunun dini konularda görüşlerine başvurduğu tek yetkili haline geldi. Varna Savaşı'na katıldı.

Bir düğün cemiyetinde padişahın Molla Gürani’yi sağına ve kendisini de soluna oturtacağına dair haber alınca gücenip 1462'de İstanbul’dan ayrıldı ve Bursa’ya gitti; orada bir medrese yaptırarak ders okutmaya başladı. Hatasını düzeltmek isteyen Sultan Mehmet, Molla Hüsrev’i İstanbul’a getirtti ve müftü(şeyhül-islam olarak atadı. 1490'de ölümünüe kadar burada kaldı, cenazesi Bursa’ya götürülüp medresesine defnedildi.

Molla Hüsrev, İstanbul’da kendi adıyla anılan bir cami ve pek çok mescit yaptırlmıştır. Zamanının akli ve dini bilimlerinde en büyük otoritesi olarak kabul edildiği gibi aynı zamanda ünlü bir şairdir. Türkçe ve Arapça şiirleri vardır

Uzun boylu,vakur ve alçakgönüllü bir insandı. Pek çok kölesi ve cariyesi olmasına karşın kendi hizmetinde kullanmaz, odasını bile kendisi süpürürdü. Cuma günleri Ayasofya Camisine girdiğinde bütün halk ayağa kalkar ve mihraba geçinceyye kadar yolunu açarlardı. Fatih, bulunduğu yerden bu manzarayı seyreder ve vezirlerine “İşte zamanın Ebu Hanifesi” diyerek onunla iftihar ederdi. Kadılık ve öğretmenlik görevleri yapmasına rağmen hergün kendisinden önceki bilgelerin kitaplarından iki sayfa istinsah ederdi. Yazısı çok güzeldi.

Molla Hüsrev, fıkıh, fıkıh usülü,tefsir,kelam ve belagat alanlarında pek çok eser yazdı.

(Osmanlılar Ansiklopedisi, s: 596 ve Uzunçarşılı, s: 656-657)

Hoca Sadeddin Efendi ‘nin (öl. 1598) Tac el- Tevarih adlı eserinde Fatih Medreseleri ile külliyesi hakkında biraz daha ayrıntılı bilgi verirken “vakfiye-i şerifelerinde mestur olan şürüt mucibi üzere..” şeklindeki ifadesinden Fatih vakfiyesinden haberdar olduğu anlaşılır. Daha önceki alıntılarda görülmeyen bu kayıt, vakfiyenin bu tarihte elde olduğunu veya en azından içindeki koşulların neler olduğunun bilindiğini göstermesi bakımından önemlidir.

Kanuni Sultan Süleyman’ın teşvikiyle, Küçük Nişancı adı ile bilinen Mehmet Paşa (öl. 1571) tarafından yazılan Siyer-i Enbiya-i İzam ve Ahval-i Hulefa-i Kiram ve Menakib-i Selatin-i Osmani adlı eserde ise Fatih’in Sahn ve Tetimme medreseleri ile devrinin uleması konusunda tatlı bir üslup içinde, övücü ve methedici ifadelerle çok genel bilgiler sunmaktadır.

Fatih medereseleri ve genellikle ilmiye tarihi ile ilgili en çok kullanılan ve atıfta bulunan eser, Gelibolulu Mustafa Ali ’nin (1541-1599) Künh el- Ahbar adı ile yazdığı dünya tarihidir. Ali’nin 1593-1599 yılları arasında yazmış olduğu ve dört rükünden oluşan bu eserin Osmanlı hanedanı tarihi ile ilgili kısmının tenkitli metinin bugüne kadar hazırlanıp basılmamış olması,Osmanlı tarihçiliği için büyük bir eksikliktir. Künh el-Ahbar’ın Osmanlı medrese ve uleması ile ilgili kısımlarının, bu konu ile ilgilenen birçok araştırmacının referansları arasında yer aldığı görülmektedir. Ancak incelememiz esnasında ele aldığımız konu ile ilgili çalışmalrda dikkatimizi çeken husus, Ali’nin bu esireni yapılan(s:50) atıf ve ondan yapılan iktibasların bir çalışmadan diğerine gerçekten deformasyona uğradığı ve orjinal metinde olmayan bilgilerin nüsha ve varak numaraları belirtilip ifade edildiğidir. Biz burada Ali’nin bu eserinin en çok kulanılan iki nüshasına dayanarak, Fatih Camii Medreseleri ile ilgili metnin özeti:

“İstanbul fatihi Sultan Mehmet Han zamanında, bilhassa İstanbul’un fethiyle, ülkenin genişlemesi, okur-yazarların veisti’dad sahiplerini çoğalması ulemaya riayet ve ihtiramı gerektirdi.Özellikle, tarik-i ulemadan çıkan Muhmut Paşa’nın sadrazam olması alimlerin ve marifet sahiplerinin itibar kazanmasına sebep oldu. Sahn medreseleri diye şöhret kazanan medaris-i semaniye belde-i tayyibede sekiz cennet diye vasıflandırıldı. Sekiz medresede ellişer akçe ücretle sekiz müderris, dörder akçe ücret (vakfiyede beşer akçe) ekmek ve çorba ile birer mu’id ve on beş hücreye de birer danişmend tayin edildi.medreseye ek olarak yapılan Tetimme binasına, ehl-i Rum ıstılahınca sohtegan adı verilen talebeler yerleştirildi. Bu talebelerden vakitlerini adı geçen mu’idlerden ilim öğrenerek geçirmeleri istendi. Tetimme binasında sekiz hücrede üçer talebe bulunması ve her talebeye her ay onikişer akçe mum parası, sabah ve akşam imaretin yemekhanesinden yahni ve çorba, seher vaktinde pirinhç ve ikindi zamanında gendüm (buğday) aşlarından verilmesi kararlaştırıldı.”

Yukarıdaki metinden anlaşıldığına göre Gelibolulu Mustafa Ali, vakfiyedeki bilgilere benzer bilgiler sunmakta bunun yanında Fatih’in ulemaya verdiği öneme, eğitimin genişlemesi konusundaki politikasına ve bu hususta sadrazam Mahmut Paşa’nın oynadığı role genel olarak işaret etmektedir. Halbuki, bu makalemizin ikinci bölümünde detaylı olarak göstereceğimiz üzere, bu metni referans vererek onda olmayan birçok bilginin ileri sürdüğünü görüyoruz. Buna burada (s: 52) örnek olarak Prof. Dr. H. Atay’ın, Ali’nin Künh el- Ahbar ’ını kaynak göstererek yazdığı şu cümlelerine dikkatle bakalım: “ Öğrenci ve derslerle ilgili tüzük (Kanun-i Ulum, kanunu-i Örfiye-i Osmani). Bu kanunun en eski ve dolaysıyla Fatih’e ait ve aına yaptırdığı medresenin tüzüğü olduğu sanılmaktadır.Fatih’in medreselerinin ders programlarını molla hüsrev ile Ali Kuşçu ve Mahmut Paya’ya yaptırdığı bazı kaynaklarda ifade edilmektedir.” Ali’ni yukarıda verdiğimiz metnine bir daha bakacak olursak, ne öğrenciler ile ilgili bir “tüzük” ne de “kanunname” den söz edildiğini görürüz. Ayrıca Mahmut Paşa ile ilgili genel mahiyetteki işaretin dışında onun, Molla Hüsrev ve Ali Kuşçu ile beraber Fatih’in emriyle bir “ders programı” hazırladıklarına dair herhangibir “ifade” de bulunmamaktadır. Bu üç kişinin Ali tarafından hazırlanan biyografilerinde de böyle bir bilgi erilmemiştir Dikkate değer hususlardan birisi de,Ali’nin Mahmut Paşa için kullandığı dikkatli ifadedir. modern çalışmaların bazılarında Mahmut Paşa’nın “ulema”dan sayılmasına sebep olan bu konudaki ifade “Ulema tarikinden zuhur edip sedaret rütbesine ulaşan” şeklindedir. Taşköprülüzade’nin daha ileride göreceğimiz dikkatli ifadesi yanında Ali’nin bu ifadesini de göz önünde bulundurduğumuz zaman, hatasırnı nereden kaynaklandığını tesbit etmiş oluruz.

Fatih devri ilim hayatı ve uleması ile ilgili en çok bilgi (s: 53) veren kaynak Taşköprülüzade (1495-1561)'nin kısaca Şakayık olarak bilinen eseridir. Kendisi, Kanuni Sultan Süleyman devri ulemasından olduğu halde, Osmanlı devletinin kuruluşundan itibaren her padişahın dönemini bir “tabaka” olarak ele alarak, Osmanlı uleması ve eserleri ile ilgili ulaşıp kaydedebildiği bütün bilgileri on tabakadan oluşan bu eserinde derlemeyi başarmıştır. Fatih devri ulemasıyla ilgili bilgiler esas itibarıyla ona ayırdığı yedinci tabakada bulunmakla beraber, daha önceki ve sonraki tabakalarda da onlarla ilgili önemli bilgler verilmektedir.Taşköprülüzade Fatih döneminden bir asır sonra yaşamış olmasına rağmen, o dönem hakkında ve özellikle kendisinin de iki defa müderrislik yapttığı (1539-1544 ile 1547-1551) Sahn Medreseleri hocalarıyla ilgili, başka bir kaynakta bulunmayan ve daha sonra yazılan Osmanlı kaynaklarında sıkça tekrarlanan ayrıntılı bilgiler vermektedir. Taşköprülüzade’nin anne tarafından dedesinden, baba tarafından dedesi Hayrettin Halil b. Kasım (Öl: 1474-75)(Molla Hüsrev’in kardeşinin talebesi) ile babasının dayısı ve hocası Muhammed b. İbrahim el- Niksari (öl: 1495-96) den naklettiği haberler arasında, Fatih’in Taşköprülüzade’nin dedesini Sahn medreselerine atamak istediğini, ancak onun bunu kabul etmediğini; babası ve hocası Muslihiddin Mustafa b. Halil’in ( 1453-1528-29) Semaniye Medreselerinden birisinde müderrislik yaptığını, amcası Kıvamettin Kasım b. Halil ‘in (1463-1513) Sahn müderrislerinden Tokatlı Molla Lütfi, Molla ibn el- Müeyyed’in ve Molla el-İzari’den ders gördüğünü kaydeder.(s:54)

Taşköprülüzade’nin kendi hocaları ile babasının hocalarının biyografilerine dikkatle bakıldığı zaman, kendisinin Sahn Medreseleri konusunda birçok bilgiye ulaşma imkanına sahip olduğu anlaşılır.Ulema muhitinde doğup büyüyen ve ulema tarikinin içinde küçük yaştan itibaren bütün hayatını geçiren taşköprülüzade, Şakayık adlı eserinde makalemizin ikinci bölümünde görüleceği gibi, modern literatürde, Sahn medreselerinin “Programı” ve “Tedrisat Nizamnamesi”nin hazırlayıcıları olarak ileri sürülen molla Hüsrev ile Ali Kuşçu’nun biyografilerini verir.Gerek bu biyografilerde gerekse Şakayık’ın bu alemlerle ilgili birçok yerinde verilen bilgeler arasında, bu kabil hazırlıktan sözedilmemektedir. Ayrıca bu iki ilim adamının Ayasofya medreselirinde müderrislik yaptıkları bildirilmekle birlikte, Sahn medreselerinde de herhangi bir hocalıklarının bulunduğuna dair bir haber yoktur. Daha sonra da görüleceği üzere “Program” ve “Nizamname”nin hazırlayanları arasında adı geçen vezir Mahmut Paşa’nın ise yeni yazılarda söylendiğini aksine,”ulema”dan olmadığı için Şakayık’ta ayır bir biyografisi de bulunmamaktadır. Ancak Mahmut Paşanın Taşköprülüzade’nin dikkatli ifadesi ile “ehl-i ilim” olması ve Fatih’in çok yakınında bulunması hasebiyle ulema ve ilim konularıyla yakından ilgili olduğu açıkça görülür.Birçok tayin,azil, ilmi tartışma ve ulema arasındaki münasebetler ile ulema devlet münasebetlerinde çok müdahaleci bir tavra sahip olan Mahmut Paşa’nın ulemadan sayılması da bu konuda yapılan değerlendirme hatalarının başka bir örneğini gösterir.

17. yy’da yazılan Osmanlı tarihlerinde ise, 15. ve 16. yy’larda yazılanların ötesinde bir bilgi bulunmadığını görürüz. Örneğin Solakzade (öl.1657) (s:55) yazdığı tarihinde, Fatih’in “Hayrat ve Hasenat”ı ile ilgili çok kısa bir özet verir. Nişancızade Mehmet b. Ahmet’in (1560-1631) Mir’at el- Kainat adlı eserinde de aynı tarzda, fakat biraz daha uzunca bilgiler verdiğini görürüz.

17. yy Türk kültür dünyasının önemli siması ve günümüze ulaşan çok sayıdaki değerli eseriyle Osmanlı eğitim ve bilim tarihine ışık tutan Katip Çelebi (1609-1657), medreseler konusunda ve medreselerde okutulan dersler hakkında değişik eserlerinde bilgiler vermiş ve bu medreselerin durumunu eleştiren görüşler ileri sürmüştür. Katip Çelebi’nin bu konudaki sözlerine 19. yy’dan itibaren sık sık atıfta bulunulmuş ve bu ifadeler herkes tarafından iktibas edilmiştir. Biz daha önce yayınladığımız bir çalışmada, Katip Çelebi’nin Osmanlı medreselerinin durumu ile ilgili gördüşlerini ihtiyatla ele almış ve bunları başka kaynaklarla, özellikle, özellikle çağdaşı oylan Avrupalı Comte de Marsigli (17.yy’ın ikinci yarısında İstanbul’da yaşamıştır) ile mukayese ederek üzerinde durmuştuk. Bu yeni araştırmamızda da aynı ihtiyatlı tavrı devam ettirme gereğinin üzerinde duruyoruz. Çünkü Katip Çelebi Cihannüma adlı eserinde değişik rütbeli medreselerde hangi derslerin okutulacağını anlatırken, “ibtidai manasıb-ı ilmiyeyi Sultan mehmet tayin buyurdular ki..” diyerek bunu Fatih Sultan Mehmed’e bağlamaktadır. Cihannüma adlı bu ünlü coğrafya eserinin sonunda Osmanlı sultanları hakkında bilgi veren Katip Çelebi’nin, bu bilgilerin bir kısmının Ali’nin Künh el-Ahbar adlı eserinden aldığı (s: 56) anlaşılmaktadır. Ali’nin eserini incelediğimiz zaman, katip çelebi’nin medrese konusundaki bilgilerini oradan iktibas ettiği açık olarak görüylür. Ali’nin bir ilim talibinin tahsilini tamamlayabilmessi için hangi payeli medresede hangi dersleri sırasıyla okuması lazım geldiğini ifade eden ve zaman içinde teessüs eden gelenek ve düzenden (kanun) bahseden uzun ifadeleri, katip çelebinin kısa özetinde Fatih’in emrine bağlanmış bulunmaktadır.

Burada dikkate alınması gereken hususlardan birisi, Ali’nin “Der beyan-ı nehc-i ulema ve beyan-ı tarik-i eshab-ı diraset ve kaza” başlığı altında verdiği bilgilerin Fatih devri veya münhasıran herhangibir padişahın devrine ait bilgiler olmadığıdır. Buradaki bilgiler, genele olarak Osmanlı ilmiye sınıfının mertebelerini ve zaman içinde nasıl oluştuğunu açıklayan bilglerdir ve kapsamlı şekilde anlatımlmışlardır. Çünkü burada Fatih’ten önceki dönemlere atıflar yapıldığı gibi, verilen bilgilerin daha sonraki devirlere ait olduğunu gösteren açık işaretler vardır. Bunun en bariz örneklerinden birisi,Fatih Kanunnamesiyle elli akçeli Sahn medreselerinin müderrisleri ulema arasında en yüksek paye sahibi olarak tesbit edilmişken metinde daha sonraki dönemlerde kurulan Altmışlı medreselerden bahsedilmesidir.

Katip Çelebi’nin bu konuda başka hataları bulunmakta ve bu hatalar birçok bilim adamımız tarafından farkına varılmadan, bazende farkına varıldığı halde tekrarlanmaktadır. Katip Çelebi, Mizan el-Hak adlı eserinde “Sultan Mehmed Han Medaris-i Semaniye’yi yaptırıp kanuna göre iş görülüp okutulsun diye vakfiyesinde yazmış ve Haşiye-i tecrid ve Şerh-i mevakıf derslerinin okiutulmasını bildirmiştir.” . Çok açık olarak görüleceği gibi Fatih vakfiyesinde herhangi bir dersin veya kitabın adı geçmemektedir. Ayrıca Haşiye-i Tecrid kitabı, medreselerin en alt kademesinde (yirmili veya yirmibeşli) okutulan bir eser olduğu gibi, Şerh-i Mevakıf adlı eser de, kendisinin Cihannüma ’sında gösterdiği gibi, Kırklı medreselere ait bir eserdir. Görülüyor ki Ellili medrese olan Semaniye medreselerinin vakfiyesinde olmayan veya payesine uygun düşmeyen eserlerin okutulduğunu söyleyen katip Çelebi, bu konuda ulaştığı bilgileri birbiren karıştırarak sunmuş ve daha sonra gelenlerin, yanlıgıya düşerek, bu konudaki hatalara yeni hatalar eklemelerine yol açmıştır.

Katip Çelebi’nin hatalı yazıları hariç yukarıda ele aldığımız eserlerin tamamına, yani Fatih’in çağdaşı olan Tursun Bey’den 17.yy’da yazılan tarihlere varıncaya kadar olan eserlerdeki bilgilere topluca bakacak olursak, iki temel kaynağın dışına fazla çıkmadıklarını görürüz. Bu kaynaklardan birincisi Fatih vakfiyesidir. Bu vakfiye, medreselerin genel çerçevesini çizen ve onlara sağlanan imkan ve imtiyazlarla ilgilidir. İkinci kaynak ise Taşköprülüzade’nin, o dönemin uleması ile ilgili çok yönlü bilgelr verdiği Şakâyık adlı eseridir. Bu iki temel kaynağa göre Fatih külliyesi medreselerinin kendisine has bir ders programı veya nizamnamesi bulunduğuna dair herhangi bir bilgi unsuru, delil veya karine bulunmamaktadır.

II. Sahn Medreseleri Konusundaki Çalışmaların Eleştirisi

Makalemizin birinci bölümünde taradığımız tarihi kaynaklardan elde ettiğimiz bilgiler ile giriş kısmında belirttiğimiz gibi yeni çalışmaların çizdiği özel eğitim programı (s: 58) ve kanunnamesi olan ve değişik fakültelerden oluşan üniversite imajı arasında büyük bir farkın olduğu açıktır. Biz makalenin bu ikinci kısmında kaynaklarda olmayan “bilgiler”in ortaya nasıl çıktığını, bir yazardan başka bir yazara geçerken bu bilgi unsurlarının nasıl şekil değiştirdiğini ve esas ile ilgisi olmayan şekli nasıl aldığını göstereceğiz.Bu bilgi deformasyonu sonunda Fatih medreselerinin tarihi realitesi ile ilgili olmayan, kurulu olduğu değerler sistemine tamamen ters düşen bir hal aldığını görme olanağına sahip olacağız. Bu tarih yazıcılığı incelemesinin konusunu Fatih medreselerinin iki yönü ile sınırlandırarak, sorunu olabildiğince genişçe irdelemeye çalışacağız. Ele alacağımız birinci konu Fatih medreselerinin kendine özgü bir ders programı ya da kanunnamesinin olup olmadığı sorunu, ikinci konu ise bu varsayılan program vya da kanunnnamenin hazırlayıcılarının kimler olup olmadığı sorunudur.

A-Fatihi Medreselerinin “Ders Programı” veya “Kanunnamesi” Meselesi

Tanzimatın yüzüncü yıldönümü münasebetiyle M.E.B’ nın yayımladığı “tanzimat” adlı önemli kitapta Ord. Prof. M.Ş. Yaltkaya’nın “Tanzimattan Evvel ve Sonra Medreseler” adlı makalesi, daha sonra gelen ilim adamlarınca medrese eğitimi konusunda temel kaynaklardan birisi olmuş ve o günden itibaren günümüze kadar sayılmayacak çoklukta iktibas edilmiştir.Yaltkaya, Katip Çelebi’nin Fatih medreseleri ile ilgili verdiği yanlış bilgileri yineleyip bunlara medrese eğitimi konusunda yeni bilgiler ekler. Bu tarihten sonra yapılan konu ile ilgili bütün çalışmalarda, gerek birinci hata, gerekse verilen ikinci bilgi unsuru sürekli olarak yinelenir. Ayrıca nakilden nakile bu ikinci bilgi unsuru deformasyona maruz kalarak çok farklı bir hal alır.(s:59)

Yaltkaya, İstanbul Üniversitese Kütüphanesi Halis Efendi kitapları arasında siyaset kısmında 206 numarada kayıtlı bulunan Kanun-ı talebe-i Ulum adlı bir yazmada, “eske medreselerde okunan dersler ve kitaplar ve talebenin terakkisi hakkında malumat” bulunduğunu kaydeder ve bu yazma eserden konu ile ilgili şu metni iktibas eder....)

Ş. Yaltkaya, medreselerde okutulması zaruri görülen ve mulazamet için gerekli olan tahsil şartlarını ihtivva eden (s:60) bu Kanunname metnini, Fatih devrine açıktan bir atıfta bulunmadan yayınlar.

1946'da Fatih Külliyesinin değişik yönlerini ayrıntılarıyla ele alan rahmetli Ordinaryüs Prof. Dr. Süheyl Ünver, Yaltkaya’nın Fatih dönemine atıfta bulunmadan yamıldığı bu genel mahiyetteki “Talebe-i Ulüm Kanunnamesi” metnini Fatih medreselerinin “Tedris program esasları” başlığı altında en mühim kaynak olarak kabul eder ve Yaltkaya’nın makalesinden aynen iktibas ederek dipnotunda şu ilgi çekici mülahazasını belirtir: “ Bu iktibas olunan satırları havi olan eser bildirildiği kütüphane ve numarasında bulunamamıştır. Profesör Yaltkaya bu notu Prof İsmail Hakkı Uzunçarşılı’dan aldığını söylemiştir. Lakin o notları arasında bulamadığını bildirmiştir.....
Alıntı ile Cevapla
Cevapla


Seçenekler
Stil

Yetkileriniz
Yeni Mesaj yazma yetkiniz aktif değil dir.
Mesajlara Cevap verme yetkiniz aktif değil dir.
Eklenti ekleme yetkiniz aktif değil dir.
Kendi Mesajınızı değiştirme yetkiniz aktif değil dir.

Smileler Açık
[IMG] Kodları Açık
HTML-KodlarıKapalı
Trackbacks are Açık
Pingbacks are Açık
Refbacks are Açık


Benzer Konular
Konu Konuyu Başlatan Forum Cevaplar Son Mesaj
Osmanlı Tarihinde Bilim -1- freem@n Osmanlı Tarihi Genel 1 07-24-2007 17:34
Osmanlı Tarihinde Bilim -9- freem@n Osmanlı Tarihi Genel 2 06-23-2007 02:42
Osmanlı Tarihinde Bilim -7- freem@n Osmanlı Tarihi Genel 2 06-23-2007 02:40
Osmanlı Tarihinde Bilim -6- freem@n Osmanlı Tarihi Genel 2 06-23-2007 02:39
Osmanlı Tarihinde Bilim -8- freem@n Osmanlı Tarihi Genel 0 12-17-2006 02:16


Bütün Zaman Ayarları WEZ +3 olarak düzenlenmiştir. Şu Anki Saat: 01:19 .


Powered by vBulletin® Version 3.6.8
Copyright ©2000 - 2008, Jelsoft Enterprises Ltd.
Search Engine Optimization by vBSEO 3.1.0
Abonem.COM
Abonem Toplist

Arama - Toplist - Sohbet - Chat - muhabbet


1 2 3 4 5 6 7 8 9 10 11 12 13 14 15 16 17 18 19 20 21 22 23 24 25 26 27 28 29 30 31 32 33 34 35 36 37 38 39 40 41 42 43 44 45 46 47 48 49 50 51 52 53 54 55 56 57 58 59 60 61 62 63 64 65 66 67 68 69 70 71 72 73 74 75 76 77 78 79 80 81 82 83 84 85 86 87 88 89 90 91 92 93 94 95 96 97 98 99 100 101 102 103 104 105 106 107 108 109 110 111 112 113 114 115 116 117 118 119 120 121 122 123 124 125 126 127 128 129 130 131 132 133 134 135 136 137 138 139 140 141 142 143 144 145 146 147 148 149 150 151 152 153 154 155 156 157 158 159 160 161 162 163 164 165 166 167 168 169 170 171 172 173 174 175 176 177 178 179 180 181 182 183 184 185 186 187 188 189 190 191 192 193 194 195 196 197 198 199 200 201 202 203 204 205 206 207 208 209 210 211 212 213 214 215 216 217 218 219 220 221 222 223 224 225 226 227 228 229 230 231 232 233 234 235 236 237 238