Abonem.COM Forumları  - Müzik, Kültür Sanat, Atatürk, Sağlık, Aşk, İslam, Güvenlik, Oyun, Spor, Donanım  

Geri git   Abonem.COM Forumları - Müzik, Kültür Sanat, Atatürk, Sağlık, Aşk, İslam, Güvenlik, Oyun, Spor, Donanım > Osmanlı Tarihi > Osmanlı Tarihi Genel
Kayıt ol Yardım Üye Listesi Ajanda Arama Bugünki Mesajlar Forumları Okundu Kabul Et

Osmanlı Tarihi Genel Osmanlı Tarihi Genel Bölümüdür. Bu bölümde diğer Osmanli Tarihi Bölümlerine uymayan bilgileri paylaşabilirsiniz.

Cevapla
 
LinkBack Seçenekler Stil
  #1 (permalink)  
Alt 12-17-2006, 02:10
freem@n - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
Abone
 
Üyelik tarihi: Dec 2006
Mesajlar: 47
Tecrübe Puanı: 0
freem@n Paylaşmaya Yeni Başlamış
Standart Osmanlı Tarihinde Bilim -4-


Yukarıda tesbit ve tenkitlerimizin sonunda değişik isimler altında Fatih medreseleri ders programı veya kanunnamesi olduğu ileri sürülen metnin Fatih dönemine ait olmadığı ve özellikle bu medreselerle ilgili bulumadığı anlaşılmaktadır.Aynı zamanda kaynaklarda böyle bir özel ders programı veya kanunnamenin bulunduğuna dair herhangib bir kayıt yoktur.Ancak akla şöyle bir ihtimal gelebilir: Böyle bir program muhtemelen vardı;fakat günümüze ulaşamamıştır. İlerde yapılacak kütüphane ve arşiv taramalarının güzel bir sürprizi olarak karşımıza çıkabilir. Böyle bir ihtimalin gerçekleşmesi kanaatimizce çok azdır.Burada ileri sürülmesi gereken esas soru, bu medreselerde eğitimin nasıl yapıldığı sorusudur. Bu sorunun cevabını, herhangi bir program, kanunname veya nizamname’ye işarette bulunmayan vakfıyede aramak gerekir. Vakfiyenin uzun dibacesinden sonra, yeni külliye medreselerinde tayin edilecek (s: 65) “ulema-yı izam”ın vasıfları belirtilirken, bu müderrislerden her birisinin mutad günlerde derslerin “adet olageldiği gibi” verilmesi hükme bağlanmamkadır. Birçok bilim adamımızın gözünden kaçan bu ibare, Fatih medreselerinin eğitimiyle ilgili soruya verilecek cevabın temelini oluşturmaktadır. Bu temel üzerine dayanarak yapılması gereken çok detaylı çalışmaların sonunda, bu konunun açıklığa kavuşacağına inanıyoruz.

B “Ders Programı”nı Hazırlayanlar Meselesi

Ele alınacak ikinci mesele,olmayan bu “program” veya “nizamname” nin Fatih devrinin ünlü simalarından vezir Mahmut Paşa, Molla Hüsrev ve Ali Kuşçu tarafından hazırlanmış olduğu meselesidir.Makalemizin birinci kısmında 17. yy’a kadar yazılmış belli başlı Osmanlı tarihi kaynaklarında iddia edildiği gibi Fatih Medreseliren ait bir ders programının Mahmut Paşa, Ali Kuşçu ve Molla Hüsrev tarafından hazırlandığına dair herhangi bir tarihi delil veya en azından bir karinenin olmadığını göstermiştik.Ancak 18. yy’a gelindiğinde Ali Kuşçu’nun ismi çok farklı bağlamda ortaya atıldı ve bu hiçbir eleştiri süzgecinden geçirilmeden yinelenmeye başladı.

S. Ünver’in bu kanaate delil gösterdiği 18. yy’da yazılmış olan Sami Tarihi i le Ayvansaraylı Hafız Hüseyin’in Hadikatü’l-Cevami adlı eserlerinde Ali Kuşçu’nun bu yoılda bir hizmetinin olduğuna dair yanlış anlaşılan kayıtlar bulunmaktadır.Sami Tarihi’nde İran Şahı Nadir Şah ile Osmanlı Devleti arasında 1736 yılında yürütülen müzakerelerde, İran heyetinin protokol argümanları arasında ve ilmiye sınıfına mensup zevatın protokoldaki yerleri konusundaki gerekçeleri meyanında İranlı temsilci, iki ülkedeki ulema ve hiyerarşisinin birbirinden farklı olduğunu belirtirken “memalik-i Rumda medrese keyfiyeti mukadema Ali Kuşçu tertib idüp İbtida-i Haric, İkinci Haric diyerek tanzim etmişler. İran medresesi böyle değildir ve tarik itibarı yoktur.” der. İranlı heyet üyesinin Osmanlı ilmiyesi onusundaki yeterli olmayan bu bilgisi,daha sonraları deformasyona uğrayarak günümüze gelecektir.

İstanbul’un camilerini, mescitlerini,medrese, tekke, imarethane, türbe ve bütün müessse ve abidelerini vakıf ve mimarlarının adlarıyla birlikte Hadikat el- Cevami adlı vazgeçilmez eserinde anlatan Ayvansaraylı Hafız Hüseyin Efendi (öl: 1786) Eyüp’te defnedilen zevattan bahsederken, Ali Kuşçu’nun “türbe-i şerif hareminde” medfun olduğunu kaydeder.” ve onunla ilgili bilgilerin Şakayık ’ta ve(s:67) Hoca Sadeddin Efendi’nin Fatih zafernamesinde yazılı olduğunu belirtir. Daha sonra yukarıda iktibas ettiğimiz İran temsilcisinin Ali Kuşçu ile ilgili sözlerini çağrıştıran şu cümleyi kaydeder:"Medaris, müderrisini ibtida tertib ve tanzim edüp hala tetib-i mezkur üzere amel olunur.” Esasen Ayvansaraylı’nın Ali Kuşçu konusundaki bilgilerin kaynağı olarak kabul ettiği,Taşköprülüzade ile Hoca Sadeddin Efendi’nin eserlerinde bu ifadeye temel teşkil edecek herhangi bir bilginin bulunmadığını, makalemizin birinci kısmında göstermiş bulunuyoruz.Görülüyor ki gerek Sami Tarihinde gerekse hadika4da kayıtlı oylan bu rivayetlerin temel kaynaklarda hiçbir dayanağı olrdığı gibi Ayvansaraylı’nın İranlı temsilcinin sözlerine ilave olarak Ali Kuşçu’nun koyduğu ileri sürülen düzenlemenin, yani medrese ve müderris düzeninin, hiçbir zaman Fatih devrinden 18. yy’a dek aynen devam etmediği gerçeği de ilmiye tarihinin üzerinde en çok durulan hususlardan birisidir.

İkinci Meşrutiyet’in ilanından sonra medreselerin ıslahı fikrinin ciddi bir şekilde resmen ele alınmaya başladığı dönemde yamıllanan “İlmiye Salnamesi ” adlı eserde, Muallim Emin Bey tarafından Osmanlı Medrese Tarihi konusunda yazılan “tarihçe-i Tarik-i tedris” adlı makale, kanaatimize göre, gerek Fatih medreseleri gerekse genel olarak Osmanlı medreseleri tarihi ile ilgili bir çok yanlış bilgi ve hüküm ile dolu olup,İkinci meşrutiyet’ten günümüze kadar bu sahada çalışan herkesi yanıltmış ve bu konunun daha karışık bir hal almasına yol açmıştır. Bunda o zamanın kamu oyunun medreselerle ilgili hassasiyetini cevaplandırma ayretleri görülür. Herhangi bir ilmi metodoloji takip (s: 68) edilmeden,kaynak gösterilmeden Osmanlı medrese ve ulemasının İmparatorluğun parlak dönemindeki yüksek mevki öve önemli katkısı ile ilk padişahların ilim ve ulemaya gösterdikleri ilgi ve desteğe, ayrıca konunun tarihi gelişmesine çok genel bir şekilde temas ediylmiştir.Bu makalede tarihi dayanağı olmayan birçok bilgi üretildiği gibi,Osmanlı kültünr ve ilim hayatı ile Osmanlı eğitim müesseselerinin temelindeki ilim anlayaşına ters olan bir takım varsayımlar ortaya konulmuştur. İşte Meşrutiyet döneminde medreseler hala yaşarken ve islah hamleleri sürerken ortaya çıkan iade-i itibar gayretleri içinde bulunan bu savunmacı tavır, medreselerin kapatıldığı ve kötülendiği cumhpureyet döneminde çok daha ileri gitmiştir.

Emin Bey, Fatih’in irfan mahsülü olan medreselerin “tedrisat ve nizamat” ının tertibine, “Türkistan-ı Ulya”dan davet edilip getirilen Ali Kuşçu ile Molla Hüsrev gibi “iki dahi” nin ve o zamanlar mevcut olan birçok yüce alimin yüksek himmetleri ile muvaffak olundu demektedir. Emin Bey ayrıca Cumhuriyet döneminde birçok bilim adamının tekrarlayacağı ikinci değerlendirmesinde “Sahn-ı Seman” medreselerini bir darilfünun-üniversite, “Tetimme veya Musıla-ı Sahn” medreselerini birer idadi-lise, “ibtida-i dahil” medreselerini rüşdiye-ortaokul, ve “ibtida-i haric” medreselerini iptidai mektebi-ilkokul paralelliklerini kurar. Emen Bey’in Fatih medreseleri ile ilgili diğer önemli hatalı tesbiti ise bütün “fen” ve “ilim” dallarının yirminci yüzyıldaki manalarıyla bu medreselerde okutulduğunu ve “hakemler”, “hekimler”, “tabipler” ve “mühendisler”'in bu medreselerden mezun olduğu meselesidir(Dip not:İlmiye Salnamesi, 1334. s: 643-645)

Emin Bey’in bu makalesine yahılan ilk atıf, Adnan Adıvar’ın Osmanlı Türklerinde İlim adlı kitabında (Fransızcası Paris 1939, ilk Türkçe baskısı İstanbul 1943) şu hali alır(s: 69):

“Yalnız öteden beri söylenip gelen geleneğe göre, öğretimin Fatih zamanında vezir Mahmut Paşa ve Ali Kuşçu tarafından düzenlendiği, önce Tetimme medreselerinde ilk ders okunduktan sonra asıl medaris-i semaniyeye geçildiği ve müdrrrislerin bir medreseden daha büyük bir medreseye nakil için, padişah huzurunda bir çeşit müsabaka imtihanı geçirdikleri anlatılmaktadır.Bu medreselrde ayrıca matematik,astronomi ve tıp okutulduğu “İlmiye Salnames”nde hiçbir kaynak gösterilmeksizin yazılmıştır”'(A.Adıvar).

A. Süheyl Ünver, Fatih külliyesi ile ilgili eserinde ise(Fatih Külliyesi ve Zamanı İlim hayatı) Emin Bey’in bu metninden yola çıkarak,aralarında resmi herherhangi bir bağlantı bulunmamasına ve çok farklı tüzel kişiliklere sahip olamalıran rağmen, Fatih medreselerini 1900'de kurulan İstanbul Darülfünun-Üniversitesinin temeli olarak kabul eder ve eserinin bir yerinde bu medreselerin “bir okutma planı vardır ve bunu tertibedenlerden birinin Ali Kuşçu” olduğunu belirtir. Başka bir yerinde “Fatih külliyesinin tedrisatında esas tutulan bir kanun olduğunu ve bunun Ali Kuşçu ile Molla Hüsrev’in hazırladığını ve Fatih’in onayından sonra uygulamaya konduğunu” kaydeder. S. Ünver, Emin Bey’i kaynak göstererek yukarıdaki bilgileri yineler, ayrıca hiçbir kaynakta veya Osmanlı medreselerinin bilinen geleneğinde olmayan “Bu sekiz medrese bir üniversitenin muhtelif fakülteleri mahiyetinde...” şeklindeki yeni bir bilgi unsurunu ekler: Daha önce genel olarak Osmanlı medreseleri üniversiteler benzetilirken, Ünver ile sekiz medreseden oluşan Sahn medreseleri “bir üniversitenin muhtelif fakülteleri”, yani değişik eğitim ve ilim sahalarında uğraşan kurumlar halini alır. Genellikle müderris (s: 70) profesöre, mu’id asistana benzetilirken S. Ünver,Sahn müderrislerinin payesini “bugünkü üniversitemizin ordinaryüs profesörlüğü derecesinde “ kabul eder.

İ.H. Uzunçarşılı ise Fatih medreseleri ile ilgili verdiği bilgiler arasında herhangibir kaynak göstermeden “tarihi rivayetlere göre Sahn-ı Seman medreselerinin programını Mahmut Paşa ile ünlü heyet (astronomi) alimi Ali Kuşçu tertib etmişlerdir” şeklinde bir ifade kulanır[(O. Devletinin İlmiye Teşkilatı, Ankara, 1984 s:13)]

H. Atay da bu konuda “Fatih medreselerinin ders programlarının Molla Hüsrev ile Ali Kuşçu ve Mahmut Paşa’ya yaptırıldığı bazı kaynaklarda ifade edilmekte” diyerek yukarıda adı geçen eserleri referans gösterir ve bu konu ile ilgi verdiği dip notta Ali’nin Künh el- Ahbar adlı eserini temel kaynak olarak verir. Halbuki Ali’nin Sahn-ı Seman medreseleri ile ilgili verdiği bilgilerde bu kanaati veya ona temel teşkil edecek herhangi bir bilgi verilmediğini bu araştırmamızın birinci bölümünde göstermiştik... Böylece, araştırmamızın birinci kısmınrda varolmadığını gösterdiğimiz programın hazırlayıcıları olduklarına dair herhangi bir tarihi desteği olmayan Fatih devrinin bu üç siması (Ali Kuşçu, Molla Hüsrev, Mahmut paşa),Uzunçarşılı’nın 16.yy, Tekindağ’ın 2.Selim devirlerine tarihlendirdikleri kanunnamenin hazırlayıcıları olarak gösterilmiş oluyorlar....

Şakayık ’a göre Molla Hüsrev ile Ali Kuşçu’nun Fatih medreselerinde müderrislikleri yoktur. Ancak bu iki bilim adamından birincisinin Fatih’in hocası, ikincisinin Fatih’in çok büyük itibar gösterdiği ve İstanbul’a yerleşmesi için birçok insanı kıskandıracak iltifatlarda bulunduğu bir şahsiyet ve Mahmut Paşa’nın ise ilimle ilgili devletin üst yönetimindeki bir görevli olması, onların bu işle ilgilerinin ne olduğunun yeniden araştırılması gereğini ortaya koyan hususlardır...

Biz burada Ali Kuşçu’nun katkısı ile ilgili yeni bir tezi,tartışılması için,ilk defa ortaya koymak istiyoruz. Fatih öncesi Osmanlı medreselerinin vakfiyelerine baktığımızda genellikle dini ilimlerin eğitimine işaret edildiğini görüyoruz. Halbuki Fatih medreseleri vakfiyesinde ilk defa karşımıza medreselere tayin edilecek müderrislerin hem dine(nakli) hem de mantık, felsefe ve matematiği kapsayan “akli” ilimleri bilenler olmaları şart koşulmakta ve her bir müderrisin “kalp aynası akli suretler ile süslü” olması istenmektedir.Yine vakfiyeye göre bu medreselerin temelinin hikmet kaidelerine dayandığı ve kuruluşunun geometrik kaideler içinde olduğu edebi bir üslupla belirtilirken,onların daha öncekilerden farkları ortaya konmuş oluyor. Kanaatimize göre, Ali Kuşçu’nun tesirini burada anmak gerekir. Semerkant’ta Uluğ Bey’in çevresinde bulunan ve matematik-astronomi (s:72) ağırlıklı ilim muhitinden gelen, ayrıca Haşiye-i tecrid’e şerh yazan Ali Kuşçu’nun tesirini, bu medreselerin çerçevesini çizen vakfiyede akli ilimleri dini ilimlerin yanında okutulması şartını sağlamış olmasında aramak lazım gelir. Bu tesirin Fatih’ten sonra Süleymaniye Medreselerine kadar uzandığını görmek mümkündür.

III. Fatih Külliyesi Medreseleri ile İlgili Yeni Meseleler

Fatih külliyesi medreseleri tarihinin araştırlması konusunda,şimdiye kadar gözden kaçan veya dikkatli şekilde ele alınmayan yönler bulunmuktadır. Biz burada biribirene bağlı iki sorunu ele alıp irdelemeye çalışacağız. Bu külliyede medreselerin dikkate değer önemil iki özelliğinden birincisi sayıları,ikincisi ise yapı tarzları ile mimari manzume içindeki yerleri ve konfigürasyonlarıdır.Fatih dönemine kadar, gerek Osmanlı döneminde gerek Selçuklu döneminde benzerine rastlanmayan bu iki özellik daha sonraki dönemlerde de bulunmadığı gibi, Osmanlı-Türk dünyası dışında İslam dünyasının diğer medeniyet merkezlerinde de buna benzer bir bileşimde ve sayıda bir medrese kompleksi yoktur.. Dışta olan küçük medreselere ek ve tamamlayıcı anlamına gelen “Tetimme” veya daha sonraki tabirle ileri seviyedeki ikinci grup Sahn medreselerine hazırlayıcı oldukları için Sahn medreselerine ulaştıran anlamına “Musıla-ı Sahn” adları verilmiştir İç tarafta bulunan ikinci grup medrese(s:73)lere ise Arapça büyük ,yüksek veya sekiz anlamına gelen Semaniye Medreseleri adıyla tanınmışlardır..Niçin 8'er medreseli bir düzen?

Orhan Bey’in 1331'de kurduğu ilk medreseden sonra gelen her padişah, devletin başkentinde ya da önemli merkezlerde bir çok medrese kurdu. Fatih Medreselerinde ise külliyenin içinde eğitimin değişik aşamalarının bir bütün içinde verildiği eğitim düzeni kurulmuştur. Bir ucunda sübyan mektebi,ortada küçük medrese olarak bilenen Tetimme, sonra da büyük veya yüksek medrese diye bilinen Sahn medreseleri bulunmaktadır.
Ali Kuşçu

Fatih döneminin, yani 15. yy’ın en önemli bilimsel siması, Semerkant Okulu’nun temsilcisi olan Ali Kuşçu’dur. Ali Kuşçu, eserlerini Farsça ve Arapça yazdı.

Ali Kuşçu (asıl adı: Alâeddin Ali b. Mehmet Kuşçu: ölümü 16 Aralık 1474), 15. yüzyılın önde gelen bir matematikçisi ve gökbilimcisidir. Uluğ Bey' in " doğancıbaşısı" olan Mehmet Bey' in(Muhammed) oğluydu; bu nedenle Kuşçu diye tanınmıştı. Ali Kuşçu, dinsel bilgileri Semarkant'taki hocalardan, matematik ve astronomiyi de Bursalı Kadizade Rumi'den ve Uluğ Bey'den öğrendi. Pek genç yaşta Semerkant'tan Kirman'a gitti; Hallu’l-Eşkali’l-Kamer adlı eserini Kirman’da yazdı.Kirman’da öğrenimini tamamlayarak Uluğ Bey'in yanına döndü ve Uluğ Beyin kurduğu rasathanenin müdürü Kadızade ölünce rasathaneye müdür oldu (1421).Gürgani tahtında oturan Uluğ Bey, oğlu Abdüllatif’in ihaneti sonucunda kardeşlerince öldürülünce(1449'da Uluğ Bey’in şehit edilmesinden sonra) Semerkant medreselerindeki derselerine son verdi; ülkesini terkederek Azerbaycan'a ve oradan -Hacca gitmek için-Tebriz'e geldi. Tebriz'de Akkoyunlu hükümdarı olan Uzun Hasan onu çok iyi karşıladı.Bir ara,Osmanlılarla barış görüşmelerini yürütmek üzere elçi olarak İstanbul’a gönderildi. Fatih, ünlü bilgine hayran oldu ve İstanbul’da kalması için rica etti. Günde 200 akçe ile Ayasoyfa Medresesine atayacağını belirtti. Ali Kuşçu, bu daveti ancak elçilik görevi bitince kabul edebileceğini bildirdi ve Tebriz’e döndü.Elçilik görevini bitirdikten sonra ailesi ve adamlarıyla birlikte İstanbul’a geldi. bu yolculuğnuda kendisine günde 1000 akçe yolluk verildi. Bu yolluğun fazlalığı Fatih’in bilginlere verdiği önemi gösteriyor. İçlerinde ünlü bilgin hocazade’nin de bulunduğu bir heyet tarafından karşılanan Ali Kuşçu’nun kadırga içinde Hocazade ile gel-git dalgaları üzerine bir tartışmaya girdiği bilinmektedir. İstabulda Ayasofya medresesinde Müderris (profesör) olarak görev yapan Ali Kuşçu, İstanbul’un arz ve tul derecesini bir defa da kendisi tebsibt ettiği gibi, 1473 yılında da Fatih camisi’ne bir Güneş saati yapmıştır.

(Hüseyin G. Yurdaydın, Türkiye Tarihi 2, s: 244-245).

Ali Kuşçu, Maveraünnehirde yetişen bilginlerin sonuncusudur. Fakat onun Osmanlı devletine gelişi çok önemli oldu. Fatih’in emriyle Osmanlı-Akkoyunlu sınırında törenle karşılandı. Sonra Ayasofya Medresesine müderris olarak atandı. O zaman dek İstanbul'da astronomiyle ilgilenen güçlü bir bilgin yoktu. Ali Kuşçu, astronominin Osmanlılar arasında yayılmasına yol açtı; 1474'te öldü. Kelam, dilbilgisi ve Nasırıüddin-i Tusi’nin Tecrid-ül Kelam (Sözün Tecridi) adlı kitabına ve Kadı Adudüddin ’in Risale-i Adüdiye’sine (Audüddin Risalesi) yaptığı yorumlar ve özellikle Unkud-üz Zevahir fi Nazm-ül Cevahir (Mücevherlerin Dizilmesinde Görülen Salkım) adlı eserleri önemlidir.

Astronomi konusunda ise Farsça yazdığı Astronomi Risalesi ( Riselet-ül fi’l hey’et ) başta gelir. Bu eser bazı eklemelerle Arapça’ya çevrildi. Ali Kuşçu bu nüshaya Fetih Risalesi ( Risalet-ül Fethiye) adını vererek Fatih’e sundu.Arapça olan Fethiye,aslında,onun Risale fi’l-Hey’e adı ile daha önce Farsça olarak yazmış olduğu eserin Arapça’ya çevirisidir. Ancak yazar,eserinin sonuna gökcisimlerinin dünyadan uzaklıkları ile ilgili bir bölüm eklemiştir. Fatih’e sunulmuş olan bu esere Fethiye adının verilmesi de bu çeviri işine Fatih’in Uzun Hasan üzerine yaptığı sefer sırasında başlanmış olması ve onun zaferi kazandığı gün de eserini tamamlamış bulunmasındandır. Ali Kuşçu’nun bu konudaki diğer önemli eseri de Risale-i Muhammediye adını taşır. Bu eser de asılında onun daha önce Farsça yazmış olduğu Risale fi’l-Hisab’ın Arapça’ya yapılmış bir çevirisidir. Ancak Ali Kuşçu’nun en önemli eserinin onun,ünlü Uluğ Bey Zic’ine yazmış olduğu şerh olduğu anlaşılmaktadır.(Hüseyin G. Yurdaydın, Türkiye Tarihi 2 s: 245) Ayrıca Uluğ Bey Zic’ine yaptığı yorum, en önemli yorumlarındandır. Bunlardan başka Meselelerin Keşfinde Tılsımların En Önemlisi (' mahbub-ül Hamail fi keşif-il-mesail) adlı ansiklopedik bir eseri daha vardır. Çağında İstanbul medreselerinde matematik ve astronomi çok gelişmiştir. (Hilmi Ziya Ülken, İslam Düşüncesi, s: 268; Meydan Larousse ([Bu Linki Görüntüleyebilmeniz İçin Üye Olmanız Gerekiyor. ]) ve E. İhsanoğlu, BCFF s: 30)

Semerkant' ta Uluğ Bey' den ve Kadızade Rumi' den ders aldı. Kirman'a giderek öğrenimini sürdürdü sonra Semerkant'a döndü. Yaşamının önemli bir kısmını Semerkant' ta eğitim için geçirdi. Uluğ Bey1449' da şehit edildi. Ali Kuşçu,buna çok üzüldü ve ülkesini terketti, Azerbaycan' a oradan Tebriz'e geldi. Tebriz' de iktidarda olan Uzun Hasan, onu iyi karşıladı. Uzun Hasan Akkoyunluların hükümdarıydı. Uzun Hasan, bir süre sonra onu elçi olarak Fatih Sultan Mehmet' in yanına gönderdi. Elçiliği bitirdikten sonra da Fatih'' in yanında kaldı. Sahn-ı Seman medreselerinden birisine müderris oldu.( Uzunçarşılı, s: 653)

Ali Kuşçu , 15.yy’da yaşamış önemli bir astronomi ve matematik bilginidir. Asıl adı Alaeddin’dir. Doğum tarihi tam olarak bilinmiyor. Babası Timur’un (1369-1405) torunu olan Uluğ Bey ’in (1394-1449) doğancıbaşı idi. “Kuşçu” lakabı buradan geliyor.

Ali Kuşçu, Semerkant’ta doğdu. Burada yetişti. Çok genç yaşta birdenbire Semerkant’tan ayrılarak Kirman’a gitti, öğrenimin burada tamamlayarak Uluğ beyin yanına geldi. Yaşamının büyük bölümünü Semerkant’ta öğretimle geçirdi.1449'da Uluğ Beyin öldürülmesi üzerine üzülerek memleketini terketti Azerbaycan’a ve oradan da Tebriz’e geldi. Tebriz’de hüküm süren Uzun Hasan tarafından çok iyi karşılandı Sonraodan onun tarafından elçi olarak Fatih’in yanına gönderildi. Elçilik görevini bitirdikten sonra Fatih’in yanında kaldı İstanbul’da Hocazade’nin (Gazali'yi İbn Rüşt’e karşı savunan risalenin yazarı) oğluna kızını vermek suretiyle akraba oldu.

Ali Kuşçu’nun eserleri zamanında da o kadar fazla önemli değildir. Kendisi Maveraünnehir’de yetişen alimlerin sonuncusudur. Fakat onun Osmanlı devletine gelişi çok önemlidir. Çünkü o zamana kadar İstanbul’da astronomiyle uğraşan yetkin bir alim yoktu. Bu olay, İslam astronomisinin Osmanlılar arasında da yalımsanıa yol açtı. 1474'te öldü. Başlıca eserleri Risalet-i fi halli eşkal-i kamer, Risalet-i hesab, Risale fi’l hey’e’dir. Bunlardan başka cebir ve astronomiye ilişkin kitapları da vardır. Fakat bu zatın en önemli eseri Zeyc-i Gurgani’ye yazmış olduğu şerhtir. Ali Kuşçu,Uluğ bey gibi matematik ve astronomi de içinde müneccimliğe (astrolojiye) karşı da ilgi gösteriyordu.(H.Z. Ülken, İ Düşüncesi, s: 268-9)

Uluğ Bey de içinde olmak üzere Kadızade-i Rumi (1337-1412) ve Gıyaseddin Cemşid ( ?-1429) gibi dönemin önemli bilim adamlarından ders aldı ve Uluğ beyin yanında çalışarak Uluğ Bey Zic’inin hazırlanmasında yardımcı oldu. Uluğ Bey’in ölünce Semerkant’tan ayrıldı ve Akkoyunlu hükümdarı Uzun Hasan’ın yanına gitti. Daha sonra Uzun Hasan tarafından, Osmanlılar ile Akkoyunlular arasında barışı sağlamak amacıyla Fatih’e elçi olarak gönderilmiştir.

Fatih, bir kültür merkezi oluşturmanın koşullarından birinin de bilim adamlarını bir araya toplamak olduğunu biliyordu; Ali Kuşçu İstanbul’a gelince onu İstanbul’da kalmaya ikna etti ve 200 altın maaşa bağlayarak Ayasofya’ya müderrisliğine atadı. Ali Kuşçu burada Fatih külliyesinin programlarını hazırlamış, astronomi ve matematik derslerini vermiştir. Ayrıca İstanbulun enlem ve boylamın ölmüş ve çeşitli Güneş saatleri de yapmıştır. Ali Kuşçu’nun medreselere matematik derslerini konulmasında önemli rolü olmuştur. Bu dersler olağanüstü rağbet görmüş, önemli bilim adamları tarafından da izlenmiştir. Nitekim, etkisi 16. yy’da ürünlerini vermiştir.

Ali Kuşçu’nun astronomi ve matematiksel alanında yazmış olduğu iki önemli eseri vardır Bunlardan biri, Otlukbeli Savaşı sırasında bitirilip zaferden sonra Fatih’e sunulduğu için Fethiye adı verilen astronomi kitabıdır; diğeri ise Muhammediye isimli matematik kitabıdır.

(Bilim Tarihi, Doruk Yay s: 124-125 ve H.Z.Ülken, İ.Düşüncesi, s: 268-269)

Hızır Bey, Sivrihisar'da doğdu;. Babası Sivrihisar kadısıydı. Molla Fenari’nin öğrencilerinden Molla Yeğen'in katkılarıyla Sivrihisar'da müderris olmuştur. Çok zeki ve çok dikkatli olduğu için kısa sürede tanınmıştı. Kavrayış gücü ve ilmi meseleleri yorumlama bakımından Molla Fenari'yi ikinci olduğu görüldü. Hızır Bey, İstanbul'un fethinden sonra İstanbul'un ilk kadısı oldu.Fatih Sultan Mehmet kendisini daha önceden tanıyordu.Hızır Bey bir kasidesini Fatih Sultan Mehmet'e sunmuş. Fatih de bunu Molla Gürani'yi göstermiş. Kasideyi okuyan Molla Gürani orada bir kavaid hatası görmüş bunu kendi kalemiyle düzeltmiş ve kasidenin arkasına yazarak Fatih'e vermiş. Alimleri birbirine düşürerek onların tartışmalarını seven Fatih de bunu Hızır Beye göndermiş. Hızır Bey de bir ayete dayanarak kendi yazdığının doğru olduğunu ve hatası bulunmadığını kanıtlayarak Molla Gürani’yi düzeltmiştir.Hızır Bey, Molla Fenari mektebinin devamında ve yayılmasında önemli bir rol oynamıştır. Hızır Bey , 1589'da öldü ve ölünceye dek İstanbul kadılığında kaldı(Uzunçarşılı, s: 652)

Osmanlılarda ilk önemli matematikçi ve astronom Bursa'lı Kadızade-i Rumi ( öl:1440) dir. Musa Paşa da denen Kadızade-i Rumi, önce Bursa' da öğrenim gördü. Matematik ve astronomiyi Molla Fenari' den öğrendi. Kadızade, Ali Kuşçu yoluyla Osmanlı ülkesinde yayıldı. Kadızade’nin öğrencilerinden Fethullah Şirvani ve onun öğrencilerinden Niksarlı Muhyiddin (öl: 1495) ile bir okul durumuna gelmiştir. O zaman ileri bir bilim merkezi durumunda olan Semerkant' a gitti. Semerkant, Türkistan'ın başkentiydi. Timur' un torunu olan Uluğ Bey (asıl adı: Torazan Mehmet) zamanıydı. Uluğ Bey, matematik ve astronomi için, bilim için verimli bir ortam yaratmıştı.Uluğ Beyin dillere destan gözlemevi, Semerkant'ın doğu yönünde, varoş sayılabilecek bir yerdeki tepenin üzerindeydi. Kadızade, bilgi ve becerisini kısa sürede gösterdi. Türkistan' da ünü öylesine arttı ki, Uluğ Bey bu bilgini kendisine öğretmen kıldı. Rasathane ( gözlemevi) ve medrese başkanlığına (dekan) dek yükseldi. Dört köşe olan bu medresenin dört tarafında dört sınıf vardı. Bir gün Uluğ Bey, müderrislerden birini görevden uzaklaştırdı. Kadızade, bunu protesto etmek için derslerine girmedi. Uluğ Bey, onu hastalandı sanarak ziyarete geldi. Karşısında Uluğ Bey’i gören gören Kadızade, 20. yüzyıl profesörlerine örnek olabilecek şu açıklamayı yapmış:

" Biz müderrisliği, hiçbir kimseyle ilgisi olmayan bir görev zannederdik. Halbuki şimdi bunun da hüküm sahiplerinin elinde oyuncak olduğunu gördük. Öyleyse biz de dersten vazgeçtik."

Bunun üzerine Uluğ Bey, görevden aldığı müderrisi eski görevine döndürdü ve bir daha bu işlere karışmayacağını açıkladı.Tarihte gerçekten büyük olan bilim adamlarının ve yöneticilerin varlığına bir örnek. Kadızade, Horasan'da Seyid Şerifi Cürcani ile karşılaştı. Aralarında tartışma olduğu söylenir. Kadızade, Seyid Şerif için "Matematik ilimlerde ifadeye muktedir değildir" derken; Seyyid Şerif de Kadızade için ""Zihni matematiğe saplanmış olduğu için felesfeden anlamaz" dermiş.

Kadızade Rumi ve Gıyaseddin Cemşid, 15. yüzyılın çok ünlü iki matemaktikçisidir. Uluğbey 1421'de Semerkant’ta kurduğu gözlemevini(rasathaneyi) Kadizade Rumi ile dostu ve arkadaşı Gıyaseddin Cemşid'e bıraktı. Henüz gözlemlere başlamadan Gıyaseddin Cemşid öldü. Gözlemler, daha tam olarak bitmeden Kadızade de ölünce iş, Ali Kuşçu'ya kaldı. Kadızade birçok öğrenci yetiştirdi; ama bizler Türkiye’ye gelen ikisini tanıyoruz: Birisi Fethullah Şirvani’dir. 2. Murat zamanında Kastamonu’ya yerleşti ve Fatih zamanında orada öldü. İkincisi de yukarıda andığımız AliKuşçu’dur. Fatih’in daveti üzerine İstanbul’a gelmiştir.

Kadızade, Semerkant’ta evlendi ve Şemseddin Mehmet adlı bir oğlu oldu. Şemseddin sonradan Ali Kuşçu’nun büyük kızı ile evlendi ve onlardan Mirim Çelebi’nin babası ve Fatih zamanında İstanbul kadılığı yapmış olan Hocazade’nin damadı Kutbeddin dünyaya gelmiştir. Kadızade’nin ölüm tarihi bilinmiyor Uluğ Beyin notlarına göre rasathane gözlemleri bitmeden önce yani yaklaşık 1426-1436 arasında öldüğü sanılıyor.

( H.Z. Ülken, İ. Düşüncesi, s: 265-7)

Mirim Çelebi (Mahmut bin Mehmet), Ali Kuşçu'nun ve Kadızade'nin torunu ve Kudbettin Mehmet'in oğludur. İstanbulda öğrenim gördü ve sonra Hocazade Sinan Paşa’nın hizmetine girdi. Önce Gelibolu, sonra Edirne ve Bursa medreselerinde müderris olarak çalıştı. Sonradan Şehzade Bayezitin hocası oldu. Sultan Selim zamanında Anadolu kadıaskerliğine kadar yükseldi. Hayatının son kısmını Edirne’de geçirdi ve 1525'te orada öldü. Matematiğe ve astornomiye dair eserler yazdı; trigonometriye dair birçok makalesi vardır. Bunların çoğu Farsça yazılmıştır. Matematik ve astronomi bilim geleneklerinin yerleşmesinde katkısı olmuş ve Uluğ Bey Zici’ne yazdığı şerh ile ün kazanmıştır.

(İslam Düşüncesi, Hilmi Ziya Ülken, 269 ve E.İhsaoğlu s: 30)

Ali Kuşçu’dan sonra Osmanlı ilmi hayatında geometrinin ilerlemesi için en çok çalışan kişi Mirim Çelebi ’ dir. Risalelerinden birçoğunu 2. Bayezid’e ithaf etmiştir; heyet ve müsellesata dair eserleriyle ünlüdür..

Mirim Çelebi’nin asıl adı Mahmud bin Mehmed’dir. Onuncu hicret yüzyılında İstanbul’da yetişmiştir. Kadızade’nin torunu ve Kudbettin Mehmed’in oğludur. İki büyük astronomn torunu olması kendisinin fikri gelişmesinde büyük etken olmuştur denilebilir.

Mirim Çelebi İstanbulda öğretimini bitirdikten sonra Hocazade Sinan Paşa’nın hizmetine girdi. Önce Gelibolu, sonra Edirne ve Rusya dmedreselerine müderris oldu. Sonradan Şehzade Sultan Bayezid’e öğretmen olarak atandı. Sultan Selim zamanında Anadolu kadıaskerliğiğine kadar geldi. Hayatının son kısmını Edirne’de geçirdi ve 1525'te orada öldü. İkinci Bayezid zamanında matematiğe ve astromoniye dair birçok eser yazdı. En tanınmışları Uluğ bey’in zeyci için yazdığı şerhp, Ali Kuşçu’nun eserine şerhtir. Bunlardan başka Mirim Çelebi’nin trigonometriye dair pek çok risalesi vardır. Bunlardan çoğu Farsça yazılmıştır(H.Z.Ülken, İ. Düşüncesi, s: 269)

Dönemin astronomi eserleri arasında Abdülvehhab b. Cemaleddin b. Yusuf el-Mardani’nin Urcuze fi Menazil el Kamer ve Tulu’iha ile Manzume fi Silk el Nücüm isimli Arapça eserlerini görüyoruz. Meraga ekolünün kurucusu Nasireddin Tusi’nin Risale fi’l Takvim isimli eseri ve yine ona ait olan ve Ahmed Da’i (öl: 1421 cıvarı) tarafından tercüme edilen Si Fasl fi’l-takvim adlı eser bu dönemde Farsça’dan Türkçe’ye çevirilmiştir.

Bu dönemde Osmanlı biliminin Semerkant yanında ikinci bir kaynağı olan Mısır’da öğrenim gören zamanın tanınmış hekimi Hacı Paşa (Celaleddin Hıdır) (öl: 1413 veya 1417), Osmanlı tıbbını gelişmesinde önemli ir yeri olan Şifa’el-Eskam ve Dev’el-Alam ve Kitab el- Ta’alim fi’t-tıbb isimli iki Arapça eseri yanında Türkçe ve Arapça eserler de yazmıştır.

Tıp

Osmanlı tıp literatürün gelişmesinde, özellikle Şerefeddin Sabuncuoğlu’ un (öl: 1468 cıvarı) Safevi tıbbını da etkileyen eserleri önemlidir. Sabuncuoğlu’nun Türkçe yazdığı ilk cerrahikitabı olan Cerrehiyet el- Haniyye, Ebü’l-Kasım Zehrai’nin el- tasrif adlı eserinin çevirisi ile kendi yazdığı üç kısmı içerir. Bu eser cerrahi müdahaleleri ilk kez minyatürle gösterdiği için İslam tıp tarihinde (E. İhsanoğlu,BCFF, s:28) çok ünlenmiştir. Kitap, klasik İslam tıbıbına dair bilgileri ve yazarın kendi deneyimlerini içermekte, ayrıca Türk- Moğol ve Uzak Doğu etkilerini taşımaktadır.(E.İhsanoğlu, BCFF s:28-29).

Fatih döneminin önde gelen hekimlerinden Sabuncuoğlu Şerefeddin, Cerrah-name-i İlhani adı ile bir eser yazmıştır. 1465 yılında kaleme alınmış olan bu eserin bugün resimli bazı nüshalarına sahip bulunuyoruz. Yapılan karşılaştırmalar, bu eserin, Sabuncuoğlu’nun kendi bazı deney ve görüşlerine yer verlmiş olmasına rağmen, aslında ünlü Endülüslü hekim Ebu’l-Kasım Zehravi (Öl: 1013)'nin Et-Tasrif adlı eserinin bir çevirisi olduğunu ortaya koymaktadır. Ancak Sabuncuoğlu, eserine fazla olarak Zehravi’nin eserinde bulunmayan, hastaların duruşlarını gösteren resimler eklemiştir. Et-Tasrif’te ise sadece cerrahi aletlerinin resimleri bulunmaktadır. Sabuncuoğlu’nun bu çeviri eserinin, zamanın Türkçesi, tıp ve tarih terimleri bakımından ayrı ve özel bir önem taşıdığını da belertmemiz gerekir. sabuncuoğlu’nun Mücerreb-name adlı kitabı ise kendi deneylerinin, bazı hekim dostlarını isteği üzerine, bir araya getirilmesinden oluşmuş bir eserdir. Sabuncuoğlu bu eserinde, yılan zehirine karşı bir ilaç olduğunu söylediği ve kendi üzerinde ve horos üzerinde denediği özel bir macundan (tiryak) söz etmektedir.

Bu dönemin ünlü bir başka hekimi de Altuncuzade’dir. kendisi daha çok idrar yolu hastalıkları uğraşmaktaydı. İdrar tutulmasını İbn Sina’nın El-kanun fi’t-Tıb adlı eserinde okuduğu üzere, bir sonda ile tedavi etmiştir. Onun bu yöntemi,Türkiyede ilk kez uygulamaya başladığı sanılmaktadır. Öte yandan 1466 yılılnda Sabuncuzade’nin Muhyiddin Mekki adlı öğrencisi, hacı Paşa’nın teshil adlı eserini,kolaylıkla ezberleyebilmek için nazma çekmiştir. Bu manzum eser, o sırada Amasya valisi bulunan Şehzade Bayezid’in bir oğluna sunulmuştur. Üzerinde durulan bu hekimlerden başka bu dönemin önemli hekimleri olarak Kutbuddin-i Acemi, Şükrullah-ı Şirvani, Hoca Ataullah-i Acemi, Yakup Hekim, Lar-i Acemi ve Kudüslü Hekim Arab’ın adlarını anabiliriz.

Fatih döneminin ünlü bir bilim ve düşünce adamı da Hocazade (öl: 1488)'dir. Hocazade, Esiruddin Mufaddal b. Ömer el-Ebheri (öl :1265) ‘nin eski fizik üzerine yazmış olduğu Hidayetu’l-Hikme adlı eserine Mollazade Ahmet b. Muhammed el-Harzayani’nin yazdığı şerhe, bir çıkma yazmış, burada eski fiziğin tabii cisimlerdeki hareket, sukun ve meyil gibi özelliklerini açıklamış, nokta ve çizgi üzerine bazı bilgiler vermiş, ışık ışınları;gök kuşağı ve başka gök olaylarını anlatmıştır. Ancak hocazade’nin en önemli eseri Tehafutu’l Felasife’sidir. Bilindiği üzere bu adı taşıyan bir eseri, çok önceleri ünlü Gazali (1058-1111) yazmıştı. Gazali, bu eserinde filozofların, bazı konularda, örneğin matematekteki ütünlüklerine bakarak onların ilahiyatta da aynı şekilde doğru hükümlere sahip bulunduğuna inanmak suretiyle, din bağların koparan kimselerin bu görüşlerinin hatalı olduğunu göstermek istemiştir. O, böylece (s: 246), Sokrat, Eflatun, Aristo ve İslam dünyasında Arsito’nun en iyi temsilcisi olan Farabi ve İbn Sina’nın düşüncelerindeki çelişkileri ve tutarsızlıkları göstermek istemişti.Bunlardan sonra da Arap filozoflarının ve Aristo şerhçilerinin en önemlilerinden biris olan İbn Rüşd, Gazali’nin adı geçen eserini ele almış ve onun üzerinde durduğu yirmi meseleyi ayrı ayrı incelemiş ve orada ileri sürülen görüşlerden çoğunun “yakin” (sağlam bilgi) ve “burhan” (ispat) derecesinden yoksun bulunduğunu göstermiştir. Böylece zayıf olan akılla her şey ölçülmez sonucuna varan Gazali’ye karşı İbn Rüşd, akıl ve inanç konularını ayrı ayrı inceleyerek aklın üstünlüğünü ileri sürmüştür.İşte bu iki zıt görüş hakkında bir fikir edinmek isteyen Fatih bu konuyu döneminin iki ünlü bilginine, Hocazade ile Ali Tusi’ye inceletir. İfade edildiğine göre, her iki yazar da bu konuda Gazali ’yi haklı bulmuşlardır. Fatih, her iki yazara da onar bin dirhem vermesine karşın, Hocazade’nin eseri daha üstün sayılmıştır.Ancak Hocazade,kendisi, kitabının önsözünde,Fatih tarafından din meseleleri hakkında Gazali tarzında bir eser yazmakla emrolunouğunu yazmaktadır. Hocazade şöyle demektedir: “ İnsan gücünün eriştiği hususların en ulvisi, mebde (başlangıç), ma’ad (son, ahret) ve ikisi arasında mevcut olan şeylerin öğrenilmesidir. Bu meseleler üzerinde insanlar bir tek fikirde birleşmemişlerdir. çünkü onlarda akıl, vehim (kuruntu) ile; hak, batıl ile karışmaktadır. Bu konuda şeriata uyan kimseler kurtulmuş, uymayanlar sapıtmışlardır. Şeriata karşı gelenler arasında hikmet ve felsefeye bağlanan bir grup vardır. Bu grubu oluşturanlar matematik (aritmetik, geometri) ve mantık bilimlerinde isabet etmişlerse de bunlar, tabii bilimlerde kolaylıkla, ilahi bilimlerde pek çok hataya düşmüşlerdir. Çünkü matematik ve mantık bilimlerinin ilkelerinde akıl hakimdir. Vehim (kuruntu), işleri karıştırmaz. Ancak özellikle ilahi bilimlerin prensipleri akıllara ve vehimlere kapalıdır. Sonra din uluları,kelam bilimini kurarak bid’at (yenilik) ve dalalet(sapıklık) ehline, özellikle de felsefecilere cevaplar vermişlerdir. Bunlar arasında Gazali , Tehafutu’l-Felasife adlı çürütülmez bir eser yazmış, onda felsefecilerin görüşlerinin yanlışlıklarını ve çelişkilerini göstermiştir. sonra ben, bu kitaplara benzer bir kitap yazmaya memur edildim.”Hocazade bundan sonra,esas itibarıyla, tabii ve ilahi bilimler üzerinde durmaktadır. Şeriat kurallarına aykırılık bu iki bilimde söz konusudur. Örneğin matematik için böyle bir şey sözkonusu değildir. Bu sebeple Hocazade, eserinde, filozofların tabii ve ilahi kurallarından,Gazali’nin sözünü ettiği ve etmediği husuları özetleyip, hak ehline, felsefecilere nasıl karşı koyduğunu göstermek istemiştir.(Bkz:M. Türker’in Üç Tehafüt bakımından Felsefe Din Münasebeti, Ankara, 1956 eseri)
Alıntı ile Cevapla
Cevapla


Seçenekler
Stil

Yetkileriniz
Yeni Mesaj yazma yetkiniz aktif değil dir.
Mesajlara Cevap verme yetkiniz aktif değil dir.
Eklenti ekleme yetkiniz aktif değil dir.
Kendi Mesajınızı değiştirme yetkiniz aktif değil dir.

Smileler Açık
[IMG] Kodları Açık
HTML-KodlarıKapalı
Trackbacks are Açık
Pingbacks are Açık
Refbacks are Açık


Benzer Konular
Konu Konuyu Başlatan Forum Cevaplar Son Mesaj
Osmanlı Tarihinde Bilim -1- freem@n Osmanlı Tarihi Genel 1 07-24-2007 17:34
Osmanlı Tarihinde Bilim -9- freem@n Osmanlı Tarihi Genel 2 06-23-2007 02:42
Osmanlı Tarihinde Bilim -7- freem@n Osmanlı Tarihi Genel 2 06-23-2007 02:40
Osmanlı Tarihinde Bilim -6- freem@n Osmanlı Tarihi Genel 2 06-23-2007 02:39
Osmanlı Tarihinde Bilim -8- freem@n Osmanlı Tarihi Genel 0 12-17-2006 02:16


Bütün Zaman Ayarları WEZ +3 olarak düzenlenmiştir. Şu Anki Saat: 01:29 .


Powered by vBulletin® Version 3.6.8
Copyright ©2000 - 2008, Jelsoft Enterprises Ltd.
Search Engine Optimization by vBSEO 3.1.0
Abonem.COM
Abonem Toplist

Arama - Toplist - Sohbet - Chat - muhabbet


1 2 3 4 5 6 7 8 9 10 11 12 13 14 15 16 17 18 19 20 21 22 23 24 25 26 27 28 29 30 31 32 33 34 35 36 37 38 39 40 41 42 43 44 45 46 47 48 49 50 51 52 53 54 55 56 57 58 59 60 61 62 63 64 65 66 67 68 69 70 71 72 73 74 75 76 77 78 79 80 81 82 83 84 85 86 87 88 89 90 91 92 93 94 95 96 97 98 99 100 101 102 103 104 105 106 107 108 109 110 111 112 113 114 115 116 117 118 119 120 121 122 123 124 125 126 127 128 129 130 131 132 133 134 135 136 137 138 139 140 141 142 143 144 145 146 147 148 149 150 151 152 153 154 155 156 157 158 159 160 161 162 163 164 165 166 167 168 169 170 171 172 173 174 175 176 177 178 179 180 181 182 183 184 185 186 187 188 189 190 191 192 193 194 195 196 197 198 199 200 201 202 203 204 205 206 207 208 209 210 211 212 213 214 215 216 217 218 219 220 221 222 223 224 225 226 227 228 229 230 231 232 233 234 235 236 237 238