Politika - Siyaset \ Politics -DiplomacyPolitikayla ilgili bütün başlıklar ve düşünceleriniz için bu forumu seçin... \ All headlines about politics and for your idea choose this forum
EL - HARAVİEbu - Saad el – Haravi’nin önderliğindeki mülteciler, Bağdat’a herhalde Mısırlıların bozgunundan birkaç gün sonra ulaşmışlardır. Şam kadısı, Frenklerin yeni bir zafer kazandıklarından henüz habersizdir, fakat daha şimdiden istilacıların Kudüs, Antakya ve Urfa’ya egemen olduklarını, Kılıçarslan ve Danişmend’i yendiklerini, tüm Suriye’yi kuzeyden güneye aştıklarını, kendilerini rahatsız eden hiç kimse olmaksızın keyiflerince KATLİAM ve yağma yaptıklarını bilmektedir. Halkına ve imanına hakaret edildiğini, aşağılandığını hissetmekte ve Müslümanların nihayet UYANMALARI için avazı çıktığı kadar bağırmak istemektedir. Kardeşlerini silkelemek, tahrik etmek, utandırmak istemektedir.
Geçmişi anlatan cümleler ne kadar tanıdık değil mi? Sanki bugünler özetleniyor. Devam edelim.
19 Ağustos 1099 Cuma günü, arkadaşlarını Bağdat Ulu Camiine götürür. Öğlen olup da müminler dört bir yandan Cuma namazı kılmaya gelirlerken, Ramazan olmasına rağmen saygısız bir şekilde yemek yemeye başlar. Birkaç saniye içinde etrafında öfkeli bir kalabalık oluşur, askerler onu tutuklamak üzere yaklaşırlar. Ama Ebu – Saad ayağa kalkar ve etrafındakilere sükunetle, BİNLERCE MÜSLÜMANIN KATLEDİLMESİ ve İSLAMİYETİN KUTSAL YERLERİNİN tahribi karşısında tamamen KAYITSIZ kalırlarken, birinin orucunu bozması karşısında nasıl bu kadar ALT ÜST gözükebildiklerini sorar. Böylece kalabalığı sus pus ettikten sonra, Suriye’nin uğradığı felaketleri ve özellikle de Kudüs’ün başına gelenleri anlatır. İbn el – Esir, mülteciler ağladılar ve ağlattılar diyecektir.
El – Haravi sokaktan ayrılıp, rezaleti saraya taşır. Bu satırlar Amin Maalouf’un “Arapların gözüyle Haçlı Seferleri “ isimli kitabının 80 – 81 yer almakta. Kitabın girişi de çarpıcı.
Bağdat, Ağustos 1099
Ulu kadı Ebu – Saad el – Haravi, sarıksız, kafası matem işareti olarak kazınmış bir şekilde, el- Mustazhirbillah’ın geniş divanına bağırarak girer. Peşinde, genç yaşlı bir sürü yoldaşı vardır. Bunlar onun her sözünü gürültülü bir şekilde onaylamakta ve onun gibi, kazıtılmış kafanın altında haşmetli bir sakaldan meydana gelen tahrik edici bir görüntü sunmaktadırlar. Sarayın önde gelenlerinden birkaçı onu sakinleştirmeye çalışır, ama onları horlar bir şekilde iten kadı, salonun ortasına doğru kararlı bir şekilde ilerler, sonra kürsüsünden konuşan bir vaizin coşkulu hitabeti içinde, mertebeleri hiç dikkate almaksızın herkese birden nutuk çeker:
--- Suriye’deki kardeşlerimizin deve eğeri veya akbabanın miğdesinden başka oturacak yerleri yokken, SİZ BİR ÇİÇEK GİBİ UÇARI BİR HAYATIN İÇİNDE, HUZURLU BİR GÜVENLİĞİN GÖLGESİNDE UYUKLAMAYA NASIL CÜRET EDİYORSUNUZ? Ne kadar çok kan döküldü! Ne kadar çok güzel KIZ, tatlı çehrelerini utançtan elleriyle örtmek zorunda kaldı! Yiğit Araplar hakarete alıştılar mı ve kahraman İranlılar liği kabul mü ettiler?
… El- Haravi, “ Müslümanlar hiç bu kadar aşağılanmadılar, ülkeleri bundan önce hiç bu kadar vahşice perişan edilmedi “ diye tekrarlayıp durmaktadır.
Sevgili okuyucular isim ve tarihleri değiştirdiğimizde, yukarıda yazılanlarla bugünü anlatmak ne kadar kolay değil mi? Tarih tekerrür ediyor ancak bizleri uyaracak ve utandıracak EL - HARAVİ nerede?
Ahmet Hamdi AYAN [Bu Linki Görüntüleyebilmeniz İçin Üye Olmanız Gerekiyor. ]